Abi – Kemal Kacar (Tunalı) / Ahmet Kemal Öncü

Abi – Kemal Kacar (Tunalı) / Ahmet Kemal Öncü

Herkesin bir abisi vardır. ( A.Kemal Öncü) Siz hiç yatılı okudunuz mu? Bizim ömrümüz yatılı geçti.

“Yatılı olmak” yani annenizin göz yaşıyla uğurladığı, babanızın sizi on bir yaşınızda “okusun da adam olsun benim oğlum” diye getirip bıraktığı ve bir daha da gelip hiç almadığı kocaman bir binada büyüme süreçlerinizin tamamını atlatıp “adam” olmayı ummaktır.

Çocukluktan yetişkinliğe kadar kalabalıklar içinde yatıp kalabalıklar içinde kalkmak…

Gürültülü yemek, patırtılı namaz kılmak, şamatalı ders çalışmak…

Ve her şeyi izinle yapmaktır.

Ve bir daha doğup büyüdüğün eve hiç dönememektir.

Buna “yatılı olmak” denir.

Yüzyılın başında birileri geldi ve bu ülkede inandığımız değerleri yetim bıraktı.

İşte o günden beri başka birileri de yetim kalan o değerleri özgür bırakmak adına koca bir nesli köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir “yatılı” okuttu.

İyisiyle kötüsüyle ben de o yatılı okuyanlardanım.

İçinde doğup büyüdüğüm camiada önceleri bu yatılı binalara “Kuran Kursu” demişler. Sonra nedense çok komiktir ama “pansiyona” dönüştü. Daha sonraları da yurda.

Biz her üç aşamayı da yaşadığımız için “kurs” diyenlerdendik.

“Yurt” demek soğuk geliyordu.

Pansiyon’a hiç alışamadık.

“Kuran kursu” demektense kısaca kurs demeyi tercih ettik.

Bilmem kaç senelik yatılı hayatımın lise dönemini İstanbul Bakırköy’deki Osmaniye kursunda geçirdim.

İlginç bir yapıydı. Cami ve yıllar içinde belliki imkan buldukça büyütülmüş labirent gibi bir yığma bina iç içe.

Girişten en dipteki yatakhanenin kapısına kadar ulaşan “z” şeklinde uzunca bir koridoru vardı.

Kapıdan girersiniz. On, onbeş adım ilerleyince koridor sizi sağa döndürür ve yirmi otuz adım sonrasında bütün binanın kavşak noktası olan vestiyerin önünde bulursunuz kendinizi.

Yatılılar iyi bilir “vestiyer” istisnasız kurs sakinlerinin ortak sosyalleşme alanıdır.

Vestiyere rakip bir de helalar vardır.

Nazlanarak namaz kılan üşengeç talebelerin sessiz sessiz oradan buradan konuşmaya özellikle dalıp cemaatle namazdan kaytardığı amonyak kokulu mekanıdır helâlar.

Ama vestiyerin yerini tutamaz tabiki.

Vestiyer bu konuda bir efsane.

İşte Osmaniye’deki bu vestiyerin önü hem yemekhaneye, hem abdesthaneye, hem cami katına çıkan merdivenlere ve hem de yatakhanelere ve binanın diğer merdivenlerine giden yola bağlar sizi.

Kursun tüm trafiği mutlaka vestiyerin önünden geçmek zorundadır.

İçeriye giren de, dışarıya çıkan da bu güzergahtan başka sadece arka pencerelerden çıkabilir ki bu da ancak izinsiz maça kaçabilenlerin(!) tercih ettiği bir seçenektir.

Takriben ayda bir defa kursumuza çok özel bir misafirimiz gelirdi.

Ak saçlı, dik başlı, gür sesli bir bilge adam.

Gerçi benim onu görme sıklığım ayda bir değil daha fazlaydı ama mutat olan ziyaretler ayda bire tekabül edecek sıklıktaydı.

Yine o mutat ziyaretlerinden birisini yaptı.

“Abi geliyor” dediler. Yani, O.

“Abi” deyince sadece o anlaşılırdı o zamanlar. Çünkü canından çok sevdiği hocası ruhunu teslim etmeden evvel yetiştirdiği tüm talebelerini ona emanet etmişti. O da hepsini kardeşi bilip baş tacı yapmıştı.

O günden sonra onu tanıyan ve seven herkesin “abisi” oldu.

Ve bu ünvanın içini ömrü boyunca adam gibi de doldurdu.

Bugün hâlâ teşkilatça adeta kutsanmış olan bu abilik ünvanına onun kadar yakışanını görebilmiş değiliz.

“Abi’nin” içeriye girdiğini görünce bir grup arkadaş hemen vestiyerin önünde konumlandık. Nasılsa buradan geçecek. Bizi mutlaka görecek ve her seferinde olduğu gibi bizimle ayak üstü de olsa sohbet edecekti.

Ağır adımlarla köşeyi döndü. Uzun koridordan bize doğru geldi. Etrafında genç yaşlı arkadaşları.

Yaklaştı ve önümüzde durdu.

“Selamün aleyküm çocuklar” dedi.
Hemen dönüp yanındakilere “bak bunlar uyanık olanlar. Benim buradan geçeceğimi bildikleri için karşılamaya çıkmışlar..”

Bilmiyorum herkeste aynı etki oluyor muydu? “Abi” ile göz göze gelmek biraz cesaret işiydi. Derin bakardı. Sanki o bakışlar içimize kadar işlerdi. Yılların nice nice yaşanmışlıkları o gözlerde toplanmış gibiydi. Yahut biz öyle zannederdik O’nu fazlasıyla sevdiğimiz ve yücelttiğimiz için.

Bir kaç dakika bizimle sohbet etti. Ve aklımdan hiç çıkmayacak şu cümleleri sarfetti:

Çocuklar! Bizler siz bu kurslarda rahat okuyasınız diye hayli emek çekiyoruz. Huzurla derslerinize çalışasınız diye gayret ediyoruz, vaktimizden, uykumuzdan, ailelerimizden feragat ediyoruz.

Elbetteki bizim sizin için yaptığımız bu fedakarlıklardan dolayı haklarımız helaldir.

Ancak şu söyleyeceklerimi iyi dinleyin.

Bu yurtlarda kaldığınız sürece ve sonrasında şahsi vazifelerinizi yapmazsanız üzülürüz fakat bundan dolayı söyleyecek bir sözümüz olmaz.

Zikirlerinizi, hatimlerinizi ihmal ederseniz hakkımızı helal eder şikayetçi olmayız sizden. Neden hatimlere iştirak etmiyorsunuz, neden zikirlerinizi yapmıyorsunuz diye size bir baskıda bulunamayız.

Ancak ibadetlerin en büyüğü olan namazlarınızı ihmal ederseniz, Rabbinizi unutur kulluğunuzu hatırınızdan çıkarırsanız yarın rûzu mahşerde davacı oluruz sizden.!

Dedi ve yine yavaş adımlarla oradan ayrıldı.

**********

Kıymetli dostlarım, biraz sonra aktaracağım yaşam öyküsü hasbelkader yanında yamacında bulunma imkanı bulduğum bir kahramanın en yalın halini, bir efsanenin en insancıl yanını anlatmayı hedeflemektedir.

83 yıllık ömrünün 64 senesini malıyla, canıyla İslam’ın yükselmesine adamış, bu toprakların yetiştirip Ümmeti Muhammed’e yadigar bıraktığı bir “Bilge Adam’ın” hikayesidir bu.

Aslında yıllar evvel hayranı olduğum bu bilge adamın hayatını kendimce kaleme almıştım. Hatıralarımı, çocukluk ve gençlik yaşlarımda O’na sorma imkanı bulduğum sorularımı ve tabiki onun da cevaplarını tek tek günlüklerimden toparlayıp bir küçük kitapa dönüştürmüştüm.

Ancak bugün tek başıma bu kitabı yayına vermemin biraz bencilce olduğunu düşünüyorum. Çünkü sadece onu görmüş, onu yakından tanımış, onun gerçekten asil düşünce ve ahvalinden etkilenmiş bir ben değilim. Yüzler, binler hatta on binler…

Dolayısıyla keşke imkan olsa da, onu bilenler, görenler hatta bendenizden daha çok vakit geçirmiş olanlar, dava arkadaşları, yol arkadaşları “cesaretlerini toplayıp” şimdiki ve gelecekteki dertlere derman babında sözlerinden, nasihatlarından, hamasete kaçılmamış bir üslubla hatıralarını paylaşsalar da ortaya enfes bir “Bilge Adam” kitabı çıksa.

Ama maalesef bu olmadı, olacak gibi de görünmüyor. Ne hazindir ki o camianın yazmak gibi, not almak gibi melekeleri ne hikmetse bir türlü gelişmedi.

Kemal Kacar bile hayatının son yıllarında bazı keşkelerini anlatırken “keşke bir tefsir yazsaydım, keşke yıllarca va’zu nasihatte bulunduğum kardeşlerime kayda değer bir eser, her daim okuyabilecekleri bir tefsir bırakabilseydim! Ne var ki ehli küfrün en şedit zamanlarında bu Din’i yeniden yaymak, anlatmak, öğretmek davasına düştük. Yazılı bir eser bırakmaya imkan bulamadım. Ama şimdi geçmişe bakıyorum da yine de bir külliyat yazabilirmişim” derdi.

Ne güzel olurdu bir tefsir kaleme almış olsaydı bugün!

Her neyse…

İşte geçen hafta sizlere söz verdiğim üzere kendi penceremden Kemal abiyi, bana has tabirle “Bilge Adam’ı”, çocukluk ve gençlik yıllarımın kahramanını bir kaç kelimeyle özetlemeye çalışacağım.

Mümkün olur mu bilmem?

Genelde biyografiler, sevenlerince yazıldığında bol bol yüceltmelerle dolar.

Maalesef tanıtılan kahraman, bu subjektif yüceltmelerin gölgesinde kaybolur, gerçek kişiliği bir türlü idrak edilemez.

Umarım ben bu yazımda böyle bir handikapa düşmem. Yani azami derecede övgü içeren kelimelerden kaçınmak istiyorum.

Hatta yeri gelirse çok küçük tenkitlerim bile olabilir kendisiyle ilgili; ne olur yaşasaydı da bu tenkitlerimi ona söyleyebilme imkanım olsaydı dediğim samimi “öz eleştirilerim…”

Hazırsak şimdi başlayabiliriz “Abi’yi” anlatmaya.

İsmi Kemal Kacar.

Bir yörük boyu olan “Kacar’lara” mensup.

Hatta bir hanedan mensubu.

Büyük dedesi İran’ın hükümdarlığını seksen-yüz sene elinde tutan “Kacar Hanlığının sünni bir üyesi”, bir han torunu.

Pehlevi ailesi İran’da şahlığı ele geçirmeden evvel bazı hanedan mensupları gibi onlar da İran topraklarını terkedip Türkiye’ye yerleştiler.

Aile ünvanları “nebi oğulları.”

Kemal Kacar, müslüman, muvahhid ve ehli kıble bir anne babanın evladı olarak 1917 de Eskişehir’de dünyaya geldi.

Ancak bir İstanbul aşığı olan babası Halil bey 13 kasım 1918 de İstanbul işgal edilir edilmez tüm aileyi toplayıp “İstanbul’un düşmanlardan kurtarılmasında karınca kararınca bir katkımız olur mu acaba” düşüncesiyle işgal altındaki şehre taşındı.

İşte Kemal Kacar’ın yetiştiği vasat İran’dan Türkiyeye göç, işgaldeki İstanbul’a taşınma ve yeni Cumhuriyetin kurulması dönemine şahitlik eden hatıralarla şekillendi.

Altıyüz yıllık Osmanlı yıkılıp, yerine Cumhuriyet kurulup harpler, işgaller dönemi sona eripte ülkede sular bir miktar durulunca Kacar ailesi kaldıkları yerden ticaretlerine devam ettiler.

Genç Kemal anladığınız gibi tüccar bir ailenin hem de hayli imkan sahibi tüccar bir ailenin oğlu olarak büyüdü, gençliğini yaşadı.

Vâkâ bu imkan sahibi halinden ölünceye kadar hemen hiç bir şey kaybetmedi; tüm varlığını seksen üç yıllık ömrü boyunca izinden gittiği Üstaz’ına ve inandığı davasına harcasa bile…

Eğitimini o günkü varlıklı ailelerin çocukları gibi iyi okullarda tamamladı. Eski adıyla Mektebi Sultanî, yeni adıyla Galatasaray Lisesi de bunlardan bir tanesi.

Yetenekli bir gençti Kemal Kacar.

Babasının yanında gencecik yaşına rağmen Rasimpaşa İşhanında(?) tüccarların fikrine sıkça müracaat ettiği tüccar başı olacak kadar yetenekli…

İşte o yıllarda henüz ondokuz yaşlarındayken babası Halil beyin de yakinen tanıdığı, eski hukukçulardan bir beyefendiyle tanışır, yakınlık kurar.

O sıralar avukatlık yapan bu beyefendi “Osman Eryavuz” beydir. ( Özyavuz da olabilir)

Osman bey sıkça gelip gider Kemal Kacar’ların iş yerine ve genç Kemal’e hep bir zattan bahseder.

İsmi Süleyman Hilmi Tunahan.

Kemal, Süleyman Hilmi Tunahan’ı gıyaben tanıyordur zaten. Meşhur bir dersiamdır, o günlerde bile ilim okutmaktaki şöhreti memleketin her köşesine yayılmıştır. Özellikle de devrin müstebit iktidarına karşı verdiği amansız mücadeleyi bilmeyen yoktur.

Bir gün avukat Osman bey Kemal’i Süleyman Efendiyle tanıştırmak için Beyoğlu Ağa Camiin’deki vaazına davet eder.

“Kemal, benim Üstazım her hafta Cuma Namazından sonra Beyoğlu Ağa camiinde vazu nasihatlarda bulunur. Gelmek istemez misin sen de? Hem tanıştırırım. Duasını alırsın” der.

Merak etmiyor değildir Süleyman Efendiyi ama çekinir nedense gitmeye.

Pek oralı olmaz.

Fakat zeki ve yetenekli bu genci Osman beyin pek bırakası yoktur. Bu davetlerini her hafta ısrarla yineler.

Sonunda Kemal Kacar Osman beyle beraber soluğu Ağa camiinde alır ve kürsüde Ümmeti Muhammed’e nasihatlarda bulunan o zatı dinlemeye başlar.

Kürsüde konuşan kişi tahmin ettiğiniz gibi tok sesli, uzun boylu, heybetli, etkileyici bir vücut diliyle hitab eden, vakur haliyle görenleri etkileyen Şeyh Süleyman Hilmi Tunahan’ın kendisidir.

Bu ilk tanışma 1936 yılında gerçekleşir ve bir daha hiç ayrılmazlar.

Kemal Kacar daha ilk günlerde Süleyman Hilmi Tunahan’ın tanıdığı diğer alimler gibi olmadığını öğrenir.

Süleyman efendi alimdir, dersiamdır ama aynı zamanda tarikat talimi almış, “Buhara ekolüne” bağlı bir Nakşıbendî şeyhidir.

Kıymetli Dostlarım yazımın bundan sonrasında “Süleyman Efendi” olarak bilinen bu zattan “Şeyh Süleyman” diye bahsedeceğim. Zira bu ünvanın onu daha çok ifade ettiğini düşünüyorum.

Genç Kemal on dokuz yaşında, Şeyh Süleyman ise henüz elli yaşına girmemiştir.

Bir mürit mürşit ilişkisinden çok adeta tutkuyla birbirlerine bağlı bir baba oğul ilişkisi başlar aralarında.

Neredeyse her gün görmeye gider Şeyh Süleyman’ı.

Şeyhi neredeyse O’da oradadır hep.

İşlerini aksatmaması şartıyla kabul eder Şeyh Süleyman bu irtibatı.

Liseyi yenice bitirmiş olan Kemal Kacar’ın ve ailesinin o günlerde bir planı vardır. Kemal’i Almanya’ya Üniversiteye göndermek istiyorlardır.

Beri yandan o sıralar artık Halil bey de henüz yüz yüze tanışmadığı oğlunun “manevi hocası” Şeyh Süleyman’ı merak etmeye başlar.

Çünkü oğlu neredeyse her gün ama her gün bu büyük zatın peşinde, yanında, yöresinde bulunmakta akşamları eve geldiğinde de o gün hocasının neler anlattığını büyük bir heyecanla tüm aileye anlatmaktadır.

Oldukça etkilenmiştir bu büyük alimden. Dilinde hocası, halinde hocası vardır.

Halil bey biraz da endişeyle oğluna Şeyh Süleyman Hilmiyi yakinen tanımak istediğini söyler.

Genç Kemal her yeni ve heyecanlı “mürid” gibi “olmaz!” der. “ Benim üstazım ne zaman sizlerle görüşmesi gerekiyorsa kendisi karar verir. Eğer bi gün kendisi dilerse bana söyler, o zaman görüşürsünüz. Bu güne kadar sizinle görüşmediyse de vardır bir hikmeti(!) Ya da belki siz o büyük zatla görüşmeye manen hazır değilsiniz” diye ufak çaplı çıkışır.

Peki der büyükleri Kemal’e. Oğullarının heyecanını kırmak istemezler.

En son konuşmadan bir kaç ay geçmemiştir ki Şeyh Süleyman Kemal’e “evladım babanlar nasıl, iyiler mi? diye sorar.

Ve ekler “bu hafta müsaitseniz size gelmek istiyorum. Baban Halil beyle tanışmanın zamanı geldi de geçiyor.”

Ayakları yerden kesilir Kemal’in. O hafta bayram haftasıdır onun için.

Ve gün gelir Şey Süleyman Kemal’lerin şehzade başındaki konaklarına teşrif eder.

İki katlı, gösterişli bir konak; bugünkü İstanbul Belediyesi’nin yanındaki evlendirme dairesinin olduğu yerde bahçesiyle muhkem.

Hatta Kemal abi o günkü evlerinin bahçesindeki ağaçların bir kısmının hala yerlerinde olduğunu söylemişti.

Evet Şeyh Süleyman o muhkem konağa teşrif eder.

Sofada Halil bey ve “Hazret” oturur. Kemal hemen kapının yanına diz çöker. Bu bir osmanlı ahlakıdır. Büyüklerle aynı sedire bile oturmak nezaketsizliktir.

Tabiki evde çıt çıkmaz. Tüm ev halkı bu titiz delikanlı tarafından defaatle tembihlenmiştir.

Çayı dahi kimseye yaptırmaz, kendisi pişirir, kendisi ikram eder.

Yıllar sonra Kemal Kacar Şeyh Süleyman’ın kendisini o ev ziyaretindeki candan hizmeti sebebiyle çok sevdiğini, gerçek anlamda evlatlığa o gün kabul edildiğini söyleyecek, manen ne kazandıysa o gün elde ettiğini iftiharla anlatacaktır.

Bu yüzden çaycılık süleymanlı camiada adeta kutsanmıştır. Yurtların çaycılıklarına idarecilerin kendilerince en sevdiği öğrencileri vermesi bir gelenek, hatta vaz geçilmez düstur haline gelmesi bu yüzdendir.

Halil bey de oğlu Kemal gibi bu Osmanlı evladı büyük alime ilk görüşte aşık olur. Tam aradığı gibi bir zattır. Derin bir alim, yüksek seciyeli ve tabiki nazik, nazenin.

Oğluyla gurur duyar, iftihar eder.

O da daha ilk günden bendesi olur bu asil duruşlu Silistreli Şeyh’in.

Vakit kaybetmeden konuşma arasında sorar şu Almanya meselesini.

“Kemal’im zekidir. Kemal’im ferasetlidir. Onu Avrupa’nın en iyi okullarında okutmak istiyorum. O bunu hak ediyor.”

“Olmaz” der kibarca Şeyh Süleyman.
“Kemal bundan çok daha fazlasına layık. Biz Kemal evladımızı “Medresei Süleymaniye’de” okutacağız. O’nu Nuru Muhammedî ile alakadar bir evlat olarak yetiştireceğiz.”

Hiç itiraz etmez Halil bey.

Ve böylece Kemal Kacar’ın devrin en büyük alimlerinden birisi olan Şeyh Süleyman Efendi Hazretleri önündeki yirmi üç senelik çok yönlü tedrisatı başlamış olur.

Şeyh Süleyman ince ince işleyebileceği bir cevher bulmuştur artık; Kemal’de o cevherin kıymetine kıymet katacak müstesna bir ustayı…

1. Bölümün sonu.

“Doğru, uğrunda bir ömür vermeye değecek kadar değerlidir.”

Şehzadebaşı’ndan Fatih’e yürüyerek gittiler.

Baba ve oğul.

Halil bey titiz bir karaktere sahipti. Birazcık oğluna da geçmişti bu özelliği. Yolda bir çok soru sordu Şeyh Süleyman’la ilgili.

O da dilinin döndüğü, aklının elverdiğince anlattı.

-Benim Hocam Silistrelidir baba. Tuna Hanlığı’nın Torunlarından, Seyyid İdris Bey’in soyundan. Evladı Rasüldür. Alimdir. Ariftir. Naziktir. Nazenindir.

Oğul anlattı, baba dinledi.

Fatih Camii’nin yüksek duvarlarının gölgesinden geçtiler. Ara sokaklara dalıp kayboldular.

Derken kendilerine verilen adresin önünde durdular.

Ahşap bir ev. Küçük mü küçük. Mütevazi mi mütevazi.

Birazcık şaşkın ve heyecanlı kapıyı çaldılar.

Karşılarında Süleyman Hilmi Tunahan.

“Buyurun” dedi koca alim. İçeri aldı baba ve oğlunu.

İadeyi ziyaret sünnettir dediler ve bu büyük alimin evinde olmanın heyecanıyla ne yediklerini farkettiler ne içtiklerini.

Evden ayrılırken yüreklerinde latif bir tat vardı ama akıllarında kalan sadece o büyük zatın küçücük eviydi.

Küçücük bir ev. Yaşlı ve eski.

İçinde bir alim, nur yüzlü bir anne ve iki küçük kızı.

Belli ki çok çile çekmişlerdi. Belli ki oldukça bedel ödemişlerdi şu sahte dünyanın akıl almaz cilveleri yüzünden.

Osmanlı’da doğmuş, büyümüş, okumuş ve müderris olmuş bir Allah dostunun Cumhuriyet’te kadrinin bilinmesi, çilesiz bir hayat geçirmesi mümkün olur muydu hiç!

“Kemal Kacar bu ilk yıllarını anlatırken Şeyh Süleyman’ın giyim ve kuşamı da dahil mütevazi hayatına vurgu yapardı.”

Dönüş yolunda ikisinin de ağzını bıçak açmadı. Bir düşüncedir aldı başlarını.

Birkaç yüz metre uzaklaşmamışlardı ki Halil bey oğluna:

-Kemal, senin de aklından benim aklımdan geçen mi geçiyor yavrum? Diye sordu.

-Evet, hiç şüphen olmasın baba.

Dedi ve durdular.

Daha fazla gitmedi ayakları.

Tereddüt etmeden hemen geri dönüp Şeyh Süleyman’ın kapısının önüne geldiler.

Gözleri dolu dolu olmuştu her ikisininde.

Derin bir nefes alıp Halil bey az önce çıktıkları kapıyı çaldı.

Şeyh Süleyman kapıyı açtığında şaşırdı.

-Hayırdır, bir şey mi unuttunuz?

Halil bey ağlamaklı:

-Hayır efendim. Ancak biz bu şekilde evimize gidemeyiz.

-Neden, hayrolsun?

-Sizi böylece bırakıp…

Yutkundu.

-Siz bu evdeyken biz o konakta artık rahat oturamayız.

Şeyh Süleyman durumu anlamıştı. O kadar mahcup oldu ki tarif edilemez.

“Olur mu efendim öyle şey. Lütfen. Rica ediyorum. O nasıl söz! Biz evimizden memnunuz. Bir şikayetimiz yok şükür. Lütfen, lütfen rica ediyorum!”

Dediyse de Halil bey kararlıydı.

Kapının önünde kimselere aldırmadan diz çöktü ve ağlayarak “nolur efendim, biz sizin bu evde oturmanızı istemiyoruz! Gelin ve bizim konağımızı siz alın, biz de sizin bu evinize taşınalım.”

Şeyh Süleyman Efendi düşündü, düşündü.

Kemal’in yüzüne baktı.

Kemal gözleriyle yalvarıyordu Üstazına; gelin ve “tarihin talihi değişsin” dercesine.

Uzun bir konuşma ve uzunca düşünceden sonra Şeyh gözleri dolmuş, bu yürekten gelen cömertlik ve hasbi kadirşinaslık karşısında fazla itiraz edememişti.

“O zaman bir şartım var; hiç bir yere gitmiyorsunuz, siz de o evde oturacaksınız. Biz aşağı katta, siz üst katta. Ancak bu şartla gelebiliriz.”

Sevinçten konuşamadılar bile.

-Peki dedi Şeyh Süleyman bu mutlu baba ve oğluna, o halde ne zaman taşınıyoruz ?

Halil bey cevapladı:

-Şimdi.

Kacar ailesi Şeyh Süleyman’ı bir emanet olarak görmüştü.

Taa uzaklardan, Oş ve Fergana’nın hânı, dağların kraliçesi Kurmancan Datka’nın şeyhi Buharalı Şeyh Selahaddin’in kendilerine bıraktığı elmaslardan daha değerli paha biçilmez bir emanet…

Ve ölünceye kadar da bu emanete gözleri gibi baktılar.

******

Şehzadebaşı’ndaki konağın kapısı iki kanatlıydı. İçeriye girince hemen sağdan üst kata çıkan ahşap merdiven ve birinci kata girilen iç kapı karşılardı sizi.

İstanbul’a taşındıklarında almışlardı şehrin kalbindeki bu vakur konağı.

Büyük ama mütevazi ev Şehzadebaşı Camii’ne bakardı. Orta büyüklükte bir bahçe, komşularla mahremiyeti sağlayacak yükseklikte duvarlarla ihata edilmişti. Yaz akşamları şehrin ileri gelenleri tıpkı İstanbul’un diğer konaklarında olduğu gibi bu konakta da toplanır sohbetler yapılır, şiirler okunur, bolca özlü sözler söylenir, geçmiş zamanların kahramanlık hikayeleri terennüm edilirdi.

Hatta zaman zaman devrin meşhur alimlerinden ve şairlerinden bu evde misafir olanlarda oldu.

Şehirlerin dili olduğu gibi evlerin, hanların da dili vardır okuyabilen için.

Kim bilir Halil beylerin Şehzadebaşı, Aksaray ve Fatih üçkenindeki bu evleri bugün ayakta olsa da anlatsa bize neler yaşandığını bir bir. Kimlerin gelip kimlerin gittiğini…

Ramazan’da şerbetli gecelerin yaşandığı, Camilerde okuma imkanı bulamayan Sadettin Kaynak gibi hafızların ilahilerle yeri göğü çınlattığı, tüm istibdat baskılarına rağmen Hasan Akkuşların Nuru Osmaniye’de korka korka ısrarla hafızlar yetiştirdiği ve “bu hafızlar Cumhuriyet düşmanı olmayacak haa!” diye azarlandığı, Ömer Nasuhi Bilmenlerin “derdi Hakk” olan herkesi el altından desteklediği, Elmalı Hamdi Yazırların ölene dek ev hapsine mahkum edildiği, Mehmet Akiflerin işsiz bırakılıp sefalete düşmekten Mısır’a kaçarak kurtulduğu ve yenice vatanına dönüp bir otel odasında tek başına aç bî ilaç ruhunu teslim ettiği dönemler…

Ve tabiki tahmin ettiğiniz gibi Şeyh Süleyman’da ateşin dağları sardığı bu dönemde olabilecek tüm baskılarla doğrudan yüz yüze kaldı.

Beri yandan 1930 ların “İstanbul’u” hâlâ gerçek İstanbul’dur.

Konaklar ve yalılar nisbeten fakirleşmiş olsa da her an bir cumbanın altından nihavent bir name ilişirdi kulağınıza.

Atsız arabalar atlı arabalardan daha çok değildi. Henüz asvalt yollarla tanışmamıştı Türkiye; çamurlu yolların Anadolu’su, taşlı yolların İstanbul’u…

Ama ezanlar “türkçe” okunmaktaydı.

“On yılda on beş milyon genç” yaratma iddasındakilerin hedefleri büyük, niyetleri kötüydü.

Buna rağmen memleketin kenar köşelerinde bu dinin yok olmaması için çırpınan, hatta canları pahasına riskler alan hocalar, alimler Ümmeti Muhammed’in evlatlarının imansız ve ahlaksız kalmaması için çalışmaktaydılar. Özellikle doğu illerindeki medreseler kapanmamıştı. Konya, Kütahya, Bursa gibi kadim Osmanlı ve Selçuklu şehirlerinde emektar dersiamlar mehmâ imkan bir şeyler yapma gayretindeydiler.

(Yıllar sonra Anadolu’daki bu gözüpek imanlı alimlerle Şeyh Süleyman’ın irtibat kurduğunu, onları mektuplarıyla ve maddi desteğiyle teşvik edip cesaretlendirdiğini öğreneceğiz Kemal Kacar’dan.)

Gerçi İstiklal Mahkemeleri’nin keskin kılıcı her an enselerindeydi. İskilipli Atıf Hoca’nın hüznü hatıralardan çıkmış değildi amma iman başka meseleydi. Gerekirse canda verilirdi, başta…

Zaman içinde İstanbul Uleması’nda bir şaşkınlık, bir ne yapacağını bilememe durumu hakim oldu. Sonunda bir çoğu şartlara ayak uydurdu. Kaybolup gittiler.

İşte Genç Kemal’in gençliği böyle bir vasatta geçti. İnandığı değerleri temsil ettiğine inandığı İmparatorluk yıkılmış, asırlardır insanı insanlıktan çıkarır dediği sefil ideolojiler galip gelmiştir.

Harfler değişmiş, kitaplar başkalaşmış, fikirler alt üst olmuştur.

İçten içe bütün bu olup bitenlere rağmen O, müslüman kalabilmenin çarelerini arar.

Ne büyük talihtir ki Kemal her iki dünyanın, her iki zıt kutbun arasında bir dengeyi bulmaya çalışırken yaşamının seyrini ebediyyen değiştirecek olan zata rast gelir.

Tam da böyle bir haleti ruhiyenin sevkiyle o gün on dokuz yaşında gittiği Beyoğlu Ağa Camii’nde aradığını bulur genç adam; korkmayan, yılmayan, bezmeyen, umut eden, hayal kuran, hedefler tayin eden, dinine, Rabbine tutkuyla bağlı, tanıdığı hiç bir hocaya benzemeyen bir İstanbul beyefendisiyle, bir imparatorluk entelektüeliyle karşılaşmıştır.

Elbette ki babasıyla beraber tereddüt etmeden evlerini açarlar Şeyh Süleyman’a.

Ve genç Kemal’in o günden sonra en büyük hayali hocasından öğrendiklerini yüzbinlere öğretmek ve sebebi irşadı gördüğü şeyhi Silistreli Süleyman Hilmi’nin ismini tüm dünyaya duyurmak olur.

********

Kemal, Orta okul ve lisede Fransızca’sını ilerletmiştir. Mecmuaları Fransızca’dan takip eder. Bir rum muhasebecileri vardır. Onunla devamlı Fransızca konuşurlar.

O günün dünyasının geçer akçesi Fransızca’yı iyi biliyor olmasının tüm yaşamı boyunca faydasını görecektir.

Batı Edebiyatını orijinallerinden okur. Dünyada olup bitenleri batının diliyle, batının gözüyle gözden geçirir, doğunun süzgeciyle biçimlendirir.

Hatta yıllar sonra Avrupa Senatosu’nda fasih Fransızca’sı ile Türkiye adına yaptığı sunumu tarihteki örnek sunumlar arasında yerini alacaktır.

Beyazıt’ta sahaflarda tanıştığı bir kitapçıdan da fars dili ve edebiyatı dersleri görür.

Arapça’nın engin ve zengin dünyasına da elbetteki Şeyhi Süleyman Efendiyle girer.

Birlikte Şehzade başındaki o konağı bir ilim irfan yuvasına çevirirler. 1936 dan 1951’e kadar tam 15 sene Şeyh Süleyman ve Kemal Kacar bu evde Osmanlı’dan yadigar, Şeyh Süleyma’nın tabiriyle “enbiya mirası” ilimleri talim ve taallüm eder, orayı bir sohbet ve hikmet halkasına çevirirler.

Koca bir on beş yıl ve sonrası sekiz yıl, nefsin tezkiyesi, ruhun terbiye ve tasfiyesi için yüz yüze, diz dize, kalp kalbe bir irfan mücadelesiyle geçer.

Gayeleri tamamen kaybolmakla karşı karşıya olan ilimleri hayatta tutmaktır. Bu sayede belki bir umut tıpkı şanlı devirlerde olduğu gibi “Osmanlı Ruhu’nu” yeniden diriltmektir rüyaları.

Yıllar önce Şeyh Süleyman İstanbul Müderrisleri’ne o meşhur konuşmasını yaptığında:

“Efendiler! Gelin enbiya mirası olan şu ilimleri hiç olmazsa kendi evlatlarımıza öğretelim. Biz şu halimizle bile bu ümmete en az elli yıl yeteriz” diye adeta yalvarır ama ne hazindir ki neredeyse hiç kimse kulak vermez.

O gün Şeyh Süleyman İstanbul Uleması’nın bu halinden çok müteessir olur. Boynunu büker ve tek başına çıkacağı bu meşakkatli yolda Rabbin’den yüzlerce, binlerce evlat ister.

Belli ki bu dualar duanın makamınca cevap bulmuştur.

Kemal ve Şeyh Süleyman’ın artık aynı binayı paylaşıyor olması bir çok şeyi kolaylaştırır ve hızlandırır.

Şeyh Süleyman’ın gençte olsa bir yardımcısı vardır artık. Hem ders okurlar, hem vaazlara birlikte giderler hem de Anadolu’dan İstanbul’a okumaya gelmiş çocukların tedrisatına gizliden gizliye hız verirler.

1937 yılı bereketli geçer.

Zira bugün herbirini hürmet ve muhabbetle andığımız Süleymanlı büyüklerinin ilkleri Kemal Kacar’ında içinde bulunduğu ders halkasına birer ikişer dahil olurlar.

Biletçi Mehmet Efendi’yi saymazsak ki o Şeyh Süleyman’ın Kemal Kacar’dan önceki talebesidir, Refik Akçalıoğlu, Ali Erol ve Çırpanlı Hocalar gibi gerçekten bu işin en başından itibaren çilesine ortak olmuş dava erleri ilkler listesinin başında yer alır. Ve bu mümtaz zincirde Kalaycı Hocalar, Ahbap Hocalar, Lütfi Davran Hocalar izinden yürünenler olma ayrıcalığını kazanacaklardır.

Halka yavaş yavaş hatta oldukça hızlı genişlemektedir.

Henüz ikinci devre ders talebeleri mezun olmamışken artık genç Kemal ilmin lezzetli tepelerinde, tasavvufun engin denizlerinde yol almaya başlamıştır.

Üstazı Şeyh Süleyman’ın icazetiyle hem İstanbul’un farklı semtlerinde nahiv, sarf ve fıkıh okutur hem de Şeyh Süleyman’ın ders halkasında müzakere hocalığı yapar.

Yeri geldikçe de Şeyh Süleyman diğer talebelerine “evlatlarım, sizler benim gözümden çok sevdiğim evlatlarımsınız, Kemal de sizin Bey Abinizdir” der.

O dönemin talebeleri bir başkadır.

Hiç birinin kaybedecek zamanı yoktur.

Bir an önce memleketlerine dönüp üstazlarından emanet aldıkları ilimleri doğup büyüdükleri topraklara ilim ve irfan tohumları olarak ekmenin rüyasındadırlar. O rüyalar ki vakti geldiğinde hakikate dönüşecek, memleketin dört bir yanında Ku’ran sesleri yeniden ezan seslerine eşlik edecektir.

Kemal Kacar Silistreli Şeyh Süleyman’ın hem talebesi hem de bir nevi veziri olmuştu. Gün be gün ne kadar da büyük bir Üstaz’a tilmiz olduğunu daha fazla anlayacak ve Rabbine ihsan ettiği bu nimetten dolayı şükredecekti.

Çünkü Şeyhi alim ve arif bir kişi olduğu kadar sevk ve idare meselesinde de bir dehaydı.

Beş kişilik bir ilim talebesiyle yüzlerce kişinin yapamadığı etkiyi, binlerce kişinin elde edemediği sonuçları alıyordu.

En başta ders okutmaktaki maharetine hatta kerametine bizzat kendi gözleriyle şahit oldu. Böyle bir şey olamazdı; yeri geliyor günde 13-14 saat aylarca ders okunuyor, yeri geliyor beş on gün gibi kısa bir sürede ancak yıllar içinde okunabilecek ilimleri bazı evlatları tahsil edip geri dönüyorlardı.

Ve bütün bunları Türk Tarihi’nin gördüğü en inançsız, en gaddar, an acımasız idaresine rağmen, onlardan gelecek zararları bin bir gayretle savuşturup, rikkat ve dikkatin zirvelerinde dahiyane siyasetler icra ederek yürütüyorlardı.

Kemal o yıllarda Şeyhi Silistreli Süleyman Hilmi’den Siyaseti Muhammedi’yi de öğrendi.

Büyük düşünmeyi, Ümmetin birlik ve beraberliğini her şeyin üstünde tutmayı öğrendi.

Kendilerine ne kadar eziyet ederlerse etsinler hiç kimseye düşmanlık yapmamayı öğrendi.

Bozmayı, bozgunculuğu değil, yapmayı, birleştirmeyi öğrendi.

Şeyh Süleyman kendi yetiştirdiği evlatlarını çok severdi. Ama bu, onu ve sevenlerini Ümmeti Muhammed’ten ayrı bir zümreye dönüştürmedi hiç.

En büyük vasiyeti “İslam’ın ipine sımsıkı sarılmak ve Ehli sünnet dairesindeki herkesi öz kardeşten öte bilmekti.”

Keza Şeyh Süleyman’ın tevkif ve tabutluk işkencelerinden birisi de o günkü Mazlum Cezayir Halkı için yaptığı cesur ve içten konuşması ve duaları sebebiyle olmuştur.

Acılar çekti, işkenceler gördü fakat o düşmanlarına ne beddua etti ne de bir karşı harekete geçti.

Akıl alacak gibi değil!

Evet Kemal, hocasındaki bütün bu olağan üstü gayrete ve yüksek düşünceye hayran oldu hep.

Ömrü boyunca Kemal’i hocasının Allah’ın dinini yaşama ve yaşatmadaki bu eşsiz gayreti etkiledi.

Zamanında babasından aldığı iş disiplininin yanında şimdi hocasından aldığı gayreti diniyyeyi ve azimle, cehdle sınırları zorlamayı, adeta kasları yırtılıncaya kadar omuzladıkları İslam’ı yayma ve ihya etme davasını öğreniyordu.

Bu ona bundan sonraki ömründe hep lazım olacaktı. Zira zorlu uzun bir yolculuk, çetin ve virajlı bir yol onu bekliyordu.

************

“Martı jonathan Livingston’ı” okuyanlarınız vardır.

Alışılmışa değil alışılmamış sıradışı olana talip olan martının öyküsü…

Bu öyküyü zaman zaman okurum. Okunmasını da tavsiye ederim. Her ne kadar bizim kültürümüzden biri tarafından yazılmasa da bu kitabı okuduğumda Kemal abi gelir aklıma.

Tıpkı diğer martılar gibi günlük işlerle uğraşmak istemeyen ve yaşamın ötesinde yaşamlar arayan o martı misali Kemal abi de Dünya’ya değil Ahiret’e, geçici olana değil ebedi olana talip olmuştu.

Bunu onu övmek için söylemiyorum kesinlikle.

Bu bir vâkâ.

Kemal Abi’yi bilen tanıyan herkesin tasdik edeceği bir realite.

Düşünün küfrün en hararetli olduğu bir dönemde elindeki imkanlar sebebiyle günahlarla arasında sadece bir adımlık mesafe olan genç bir delikanlı tüm bunları elinin tersiyle itiyor ve kendi hür iradesiyle bir Üstaz’a bende oluyor.

Hoca olmaya dünyevi anlamda ihtiyacı olmadığı halde, insanların rağbet ettiği nam ve şöhrete muhtaç olmadığı halde…

Ancak yüzbinlerde bir kişiye nasip olacak yüksek bir seciye gerektirir.

İrade ve kararlılık gerektirir.

Almaya değil vermeye namzet olma duygusu gerektirir.

İşte Avukat Osman bey’in bundan 83 sene evvel elinden tutup Tuna Boylu Silistreli Şeyh Süleyman’la tanıştırdığı o çocuk böyle bir şeye talip olmuştu.

Rahatından vaz geçecekti.

Servetinden vaz geçecekti.

İtibarından vaz geçecekti.

Dünyevi lezzetlerden vaz geçecekti.

Vaz geçti.

Ömrü boyunca bir daha hiç rahat yüzü göremeyeceği bir davanın altına ruhu ve bedeniyle girdi.

Daha ilk günden anlamıştı bunu. Ve hocasından öğrendiği her bir kelimeye değerdi bu.

Belki de Kemal Abi’yi tüm artılarının yanında değerli kılan en büyük özelliği de bu olsa gerek; kırk sekiz yaşındaki mütevazi bir üstazın yoluna bedeli ne olursa olsun vurulmak.

“Doğru, uğrunda bir ömür vermeye değecek kadar değerlidir!”

*********

Yıl 1987

Yurtdışına çıkmak için geldiği Yeşilköy Hava Limanı’nın yanındaki kursun en üst katındaki istirahat ettiği odaya çağırdı.

Henüz 13-14 yaşlarında olan bendeniz ve benim gibi ömrü gurbette geçen abim ve kardeşim gibilerle zaman zaman sohbet etmeği severdi.

Yalnız bize mahsus bir ayrıcalık değildi bu. Ailecek görüştüğü dava arkadaşlarının ekseriyetle “istikbal vadeden” çocuklarıyla samimi ilişkiler kurardı.

Hatta yaramazlıklarımızdan şikayetçi olan babalarımıza “Hiç şikayetçi olmayın. Bizler yarın bu dünyayı terkederken Davamız’ı bu çocuklara emanet edeceğiz” derdi.

Neyse, Odaya girdim.

Buyur bakalım mareşal! Dedi.

Mareşal benim Abi literatüründeki diğer adım. Bir diğeri de “üç numara” yani babamın üçüncü çocuğu olmamdan dolayı.

Mareşalin çok özel bir anlamı yok.

Sadece “öz abimle” çocukluğumuzdaki sünnet kostümümümüz mareşal kostümüydü. Bunu gören Abi dârı bekaya irtihal edene dek hiç unutmadı bu hatırayı ve bendenizi ne zaman görse ya “üç numara” ya da “mareşal adaşım” diye hitap ederdi.

Özlenesi günler.

İstirahat edeceği lambrili odada sehpanın üzerinde bir cam sürahi ve bardak bir de üzeri örtülmüş meyve tabağı vardı.

Yanına oturttu.

Her seferinde olduğu gibi derslerimi sordu.

Abi ile zaman zaman yakaladığımız bu fırsatları çocukluğumdan beri ganimet bilirdim.

Öyle ya O “Abi” idi. Ne sorarsam en doğrusunu bilirdi ve ben de bu fırsatları kaçırmamalıydım.(!)

Neler sormadım ki o Bilge Adam’a. O gün eminim babam bu cesaretimi öğrenseydi beni hiç affetmezdi !

Tabaktaki elmayı dörde böldü ve soyup bana da ikram etti.

Bir ara durup “efendim, Osman amcaya noldu?” Dedim.

Babamdan hikayenizi dinlemiştim. Ama sonrasında Osman amcayla ilgili ne olduğunu bilmiyorum.

Derin bir düşünceye dalışını, gözlerinde oluşan hüznü dün gibi hatırlıyorum.

“Şehit oldu” dedi.

Ne zaman?

Harp çıktığında.

Hangi harp?

İkinci cihan harbi.

İkinci cihan harbine mi katıldı?

Hayır, o seneler Almanya’ya gitmesi gerekiyordu. Gitti ve gelmedi. Duydukki bir hastanede öldürülmüş.

Sustu sustu…

Bir şey diyemedim.

Keşke şimdi Abi yaşasaydı da “on dokuzluk o genç Kemal’in koca bir nesle Abi” olmasına vesile olan gizli kahramanla ilgili daha çok soru sorabilseydim.

1939 ve 1944 yılları Abi için ve tabi ki üstazı Şeyh Süleyman için zor geçmişti. Bu tarihler arasında iki defa tabutluk işkencesine tabi tutuldu Şeyh Süleyman.

Anadolunun neredeyse her köşesine yayılmaya başlamış olan bu asil davanın önünü kesmek isteyenler amansızca yükleniyorlardı.

Müslüman Türk’ün yurdunu sırtlanlar işgal etmiş, arslanlara anayurdunda mahzun olmak düşmüştü.

2.Bölümün sonu.

“Samimiyet, inandığın şeye ölümüne bağlılık değildir; hakikatler sana doğruyu söylediğinde “doğru bildiğin yanlışlardan” vaz geçebilmektir.”

Bir zamanlar dünya buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Yüz sene önceden bahsediyorum.

Hikmetini Allah bilir amma yeryüzü geçtiğimiz asırdaki kadar kan ve göz yaşına boğulmuş mudur bilmem.

Devleti Âli Osman’ın yani Osmanlı Devleti’inin yıkılması Dünya Müslümanları üzerinde muazzam bir travma meydana getirdi.

Ve tüm Dünya “Vahşi Batı’nın” vahşette nasıl nirvanaya ulaştığına dehşetler içinde şahit oldu.

Osmanlı, kelimenin tam anlamıyla çöktü.

Yüz yıllardır bir halifenin himayesinde birlik ve beraberlik ruhuyla hareket etmeye alışmış, tarihin getirdiği tüm çile ve meşakkatlere yek vücut göğüs germiş bir ümmet ilk defa başsız kaldı.

Koca bir İslam Alemi ne yapacağını bilemeyen, beyni elinden alınmış, düşünme melekelerini yitirmiş bir insan gibi nâçar düştü.

Evet travmanın büyüğü Payitaht’ın merkezinde yani İstanbul’da meydana gelmişti ama çaresizliğin büyüğü ise diğer İslam beldelerinde oluştu.

Doğusundan batısına Osmanlı’dan koparılan devletler ölüm kalım mücadelesine başladılar.

Tabiki hiç birisi bu mücadelede muvaffak olamadı, esarete boyun eğdi.

Buna rağmen özellikle “indo pak” yani “temiz hintliler” belki bir umut diye zengin fakir milyonlarca halk toplanıp hilafeti kurtarma kampanyaları düzenlediler. Yüzlerce kiloluk altınlar katar katar Türkiye’ye taşındı.

Gaye, Harbi Umumiye girmiş olan “merkezdeki topraklar” istiladan kurtulsun ve İslam Hilafet’i yeniden ayağa kalkıp ümmeti derleyip toparlasın.

Ama olmadı.

Dünya müslümanları, Türkiye’de, ay yıldızlı al bayrağın dalgalandığı bu topraklar üzerinde kurulan yeni devletin, İslam Alemi’ne gösterdiği beklenmedik “ihanetiyle” karşılaştı.

O gün tüm müslümanlar yoklarından verip hilafeti kurtarmak için her şeylerini Türkiye’ye gönderdiler. Buna mukabil “Osmanlı kalpağı” giymiş “laik” yani dinden uzak subaylar kalpakların yerine ingiliz fötrleri başlarına geçirip bizzat kendi ülkelerinde, kendi elleriyle hilafeti lağvettiler.

Tam bir sukutu hayal.

İşte hem müslüman Türk halkına hem de dünya müslümanlarına iki yüzlü davranmış bir Türkiye’de dünyaya gözlerini açtı Kemal Kacar.

Artık bu topraklar “payitaht” değil “hayal kırıklığı ve ihanetin merkezi” diye anılacaktı.

Mısır’da İngiliz yapımı El Ezher’e mukabil Hasan El Benna başsız kalan ümmetin dertlerine çözümler aradı.

Hindistan’da Ahmet Raza Khan’ın öğrencileri halifesiz bir müslümanlığın acısını yüreklerinde hissettiler.

Şeyh Senusi ve Ömer Muhtarlar başsız olmanın ne demek olduğunu vicdan bilmez İtalyanlarla Kuzey Afrika’nın çöllerinde yapa yalnız çarpışırken anladılar.

Kızıl toprakların kara derili çocukları Afrika’nın sahralarında Fransız ve İngilizlerce katledilirken “dayanın Halifemiz yakında imdadımıza yetişir” diyemediler.

1936 da Şeyh Süleyman’la karşılaştığında genç Kemal bu mahzun ahval içinde ve bu ahvalin ona yüklediği yüksek şuurla yola çıktı; kurtuluşun yegane reçetesi olarak cemiyeti yeniden ahlaklı bir müslüman cemiyet haline getirmek için and içti.

Şanlı Türk milletinin geldiği bu hazin noktayı ve nedenlerini çok iyi biliyordu.

Çare; fikri hür, vicdanı hür, kalbi hür, Türk İslam ülküsüne inanmış ilim irfan sahibi bir Müslüman nesil yetiştirmek.

Bunu yaparken de tüm dünya müslümanlarının aynı dertlerden muzdarip olduğunun bilincinde olmak.

Bu yüzden yaklaşık bir asırlık Süleymanlılık tarihine baktığımızda Kemal Abi’nin şahsında hayat bulan, Ümmet’in problemleriyle dertlenmiş bir camia görürüz karşımızda.

Şeyh Süleyman’ın bizzat kendisi ve evladından çok sevdiği Kemal Kacar bu yüzden Cezayirli müslümanlar için camii kürsülerinden “hiç bir şey yapamıyorsak bari dua edelim” derler, Libya’da İtalyan keferelerine karşı amansız mücadele veren Ömer Muhtarlara nasıl yardım ulaştırırız diye çırpınırlar.

Bu anlayış ne pahasına olursa olsun Kemal Kacar’ın hayatı boyunca devam edecek ve Bosna’ya ardı ardına giden tırlar dolusu yardımlar, Çeçenistan’a sadece din kardeşliği hatırına ulaştırılan destek malzemeleri tarih önünde buna sessizce şahitlik edecektir.

Kıymetli dostlarım,

Bu yazıyı kaleme alırken hayli zorlandım doğrusu.

Çünkü Kemal Abi’nin adeta “bir teşkilat nasıl inşaa edilirin, bir nesil nasıl yetiştirilirin dersini verdiği” son derece göz alıcı bir yaşam öyküsü içinde zaman zaman başaramadığı, yalnız kaldığı, kimselere derdini anlatamadığı anlar ve meseleler de geldi aklıma.

Kalemim bir yazdı bir yazmadı.

Evet başaramadığı keşkeleri de oldu. Esef ettiği mevzular, çaresiz kaldığı anlar da oldu.

Şimdilik bu bahisleri bu yazımın sonuna erteliyorum ya da hiç kaleme almama hakkımı kendimde mahfuz tutuyorum.

Yazdığımda umarım benim çocukluk kahramanımın tıpkı yeryüzündeki diğer tüm kahramanlar gibi ağladığı, pişman olduğu, hüzünlendiği zamanları da onu incitmeden yazabilirim.

Ömrünü verdiği davasını inşa ederken peşinden giden yüzbinlerin arasında nasıl yapa yalnız kaldığını anlatabilirim.

İstanbul’da büyümüş, varlıklı ve kültürlü bir ailenin evladı olarak asrın en büyük dehalarından birisi olan Şeyh Süleyman’ın yirmi üç sene hem tilmizi, hem müridi, hem de veziri olmuş bir Osmanlı beyefendisinin, taşra kültürünün bağrından kopup gelen yağız Anadolu gençlerini kendisi gibi irfan sahibi dava adamlarına dönüştürme mücadelesinde sessiz ve kimsesiz neler çektiğinden bahsedebilirim.

Bir dava adamının en büyük yalnızlığının aslında yeterince anlaşılamamak olduğunun altını çizebilirim.

Yapayalnız…

Bir O, bir Üstazı ve inandığı davası vardı.

Ve tabiki bir de ömrü boyunca her gece saat üçte kalkıp hiç aksatmaksızın huzurunda seccadeye kapandığı şah damarından daha yakın olan Rabbi.

**********

1957 senesi onlar için zorlu senelerden birisidir.

Gerçi hangi seneleri zorlu değildi ki!

“Abi” kırk yaşında.

O güne kadar Üstazıyla geçirdiği yirmi bir sene de zaman değişmiş, memleket değişmiş, insanlar değişmiştir.

Saçlarına akların düşmeye başladığı yıllar.

Ve bütün bu insan sabrının sınırlarını zorlayan süreçte şükür ki can yoldaşı yanındadır Abi’nin.

Can yoldaşı yani Bedia Sultan.

Fatih’teki o yaşlı ve küçük evdeki nur yüzlü annenin iki kız çocuğunu hatırlıyor musunuz?

Büyük olan Hatice Bedia, Küçük olan Feriha Ferhan.

Kemal Abi ve Bedia Sultan 1944 senesinde evlenirler.

O sıralar 27 yaşında olan genç, dinamik ve kesinlikle karizmatik Kemal bugün orta yaşların olgunluğunu üzerinde taşımaya başlamıştır artık.

Onca badireli yıllara, Kemal Abi’nin sert ve bazende katlanılmaz hassasiyetine rağmen mutlu ve mesutturlar.

Ama kaderin cilvesi bu ya Cenabı Hakk bu iki güzel insana bir evlat vermez.

Bedia üzülür, Kemal üzülür.

Teselli eder babası Bedia’yı her vesileyle. “Kızım üzülme der, göreceksin Allah sana yüzlerce, binlerce evlat verecek.

Zaman sonra bu hale alışır genç evliler.

Özel durumlarını bir fırsat olarak görür Bedia ve can yoldaşıyla aynı davaya gönlünü verir o da.

Çilelerine ortak olur babasıyla kocasının.

Yavaş yavaş babasından aldığı ilmin hakkını vermek üzere kolları sıvar, İstanbul’un mütedeyyin semtlerinde hanım cemaatlere vazu nasihatte bulunmaya başlar.

Biz müslümanız hanımlar!

Müslüman kadın iffetli olur, müslüman kadın namuslu olur, müslüman kadın vakarlı olur, takvalı olur, ehli zikir olur, evine bağlı olur, çocuklarının ahlakına ve kocasının emanetine düşkün olur diye semt semt, ev ev Ümmeti Muhammed’in annelerine yahut anne adaylarına nasihatlar eder.

Allah’ın ayetlerini okur onlara. Rasülullah’ın Sünnetler’inden bahseder.

Hatice Validemiz’den, Aişe Annemiz’den, Fatıma Anamız’dan anlatır.

İstanbul annelerinin baş tacı olur kısa zamanda.

Babasının medarı iftiharı, kocasının rafikai sultanı…

Evet kıymetli dostlarım, yazımın tam burasında birazcık mola verip hayal etmenizi isteyeceğim sizden.

Düşünün.

Yaşadığınız ülke karanlık bir süreçten geçmekte.

Müslümansınız ve ülkeyi yönetenler tamamen İslam düşmanı. Daha doğrusu şuurlu müslüman istemiyorlar.

Müslüman rahat yaşamak istiyorsa bu topraklarda düşünmeyen, sormayan, karışmayan bir vatandaş olmalı.

Düşünürseniz ölümle burun buruna geldiğiniz bir ortam var memlekette; konuştuğunuzda idam edildiğiniz, yazdığınız da zindanlarda çürüdüğünüz…

Böyle bir ortamda iki kız çocuklu bir aileye sahipsiniz. Anne ya da babasınız.

Ve bildiğiniz en iyi şey İslam’ı yaşamak ve anlatmak.

Yapabildiğiniz tek şey öğretmek.

Başardığınız en güzel şey konuşmak.

Sahip olduğunuz tek varlık o iki evladınız ve eşiniz.

Sizi kollayan sizi koruyan madde planında hiç kimseniz yok.

Her gün babalarının eve gelip gelmeyeceğinden emin olamayan çocuklarınız…

Her sabah çocuklarınıza ve eşinize evden çıkarken bir daha kavuşamayacağınızın endişesiyle sarılıyor, onlarla helalleşiyor ve İstanbul’un selatin camilerinde kürsülere bu gerçeklerle çıkıp müslümanlara hitap ediyorsunuz. Ümmetin yeniden birleşmesi için dışarıda sizi bekleyen polislere rağmen konuşuyor, konuşuyorsunuz.

Bir anne hayal edin ki tek dayanağı olan kocası giderse yavrularıyla kimsesiz kalacak.

İşte böyle bir zeminde Şeyh Süleyman onca mücadelesinin yanında bir de kızlarını yetiştirdi. Okuttu. İslam’ın en ağır kitaplarını talim etti onlara. Birer âlime yaptı.

Son Osmanlı Dersiamlar Meclisi’nde müderrislere söylediği, gelin hiç olmazsa bunu yapalım dediği şeyi kendisi uyguladı. Kızlarını birer müderriseye dönüştürdü.

Ölmek pahasına, öldürülmek pahasına ve çocuklarının başına gelebilecek her türlü baskı ve işkence pahasına.

Şimdi varın kendinizi o babanın yerine koyun.

O annenin yerinde olduğunuzu hayal edin.

O kızların çaresizliğini hissedin.

Evet, bütün bu duyguları yıllarca yaşamak zorunda kaldı o günün müslüman Türkiyesi ve tabiki en üst düzeyde de Tunahan Ailesi.

Tam da böyle bir zamanda Kemal Kacar aileye dahil oldu ve evin Süleymanlı jargonla “hanei saadetin” hâmisi, kollayıp gözeticisi oldu. Hızır gibi yetişti tabiri caizse.

O sadece davasının değil ev halkının da “abisiydi” artık.

1939 da ve 1944 te Şeyh Süleyman Efendi’ye durması ve susması için tabutluklarda günlerce işkenceler uyguladılar.

Biliyor musunuz işkence sonrası bitap düşüp doktor nezaretinde eve getirilen Şeyh Süleyman’ı her seferinde o iki kız çocuğu karşıladı. Kanayan yaralarını o iki melek tedavi etti.

Ve yıllar böyle geçip gitti. 1957 yılına dayandı.

Şimdi hikayenin seyrini İstanbul’dan tekrar Anadolu’ya çevirelim.

Anadolu’da o an itibariyle şartları ibtidai olsa da otuzu aşkın Kuran Kursu oluşmuştu. Bir zamanların pencerelerinden talebelerin üstüne kar yağan, günde bir öğün yemek bulunduğunda sevinilen, yamalı elbiseleri, tabanı delik lastik pabuçlarıyla gelip bir İstanbul beyefendisi olarak mezun olunan mütevazi kurslar mazi olmaya başlamıştı.

Doğudan batıya belli başlı şehirlerin tamamında Şeyh Süleyman’da okuyup memleketlerine dönen genç alimlerin açtığı kurslar görülür.

İlerde bu kurslar Anadolu’nun hatta Yeryüzü’ndeki tüm kursların nüvesi, çekirdeği, birer ana kalesi mesabesinde olacaktı.

İğnesinden ipliğine, halısından helâsına Kemal Kacar, yeryüzüne örnek muhteşem bir Kurs Sistemini Şeyhi Süleyman Hilmi Tunahan’ın vefatından sonra Şeyhinin zamanında göz yaşı ve alın teriyle okuttuğu diğer talebelerle birlikte omuz omuza göz alıcı bir şekilde oluşturmayı başaracaktı.

Tabi öte yandan Bedia Sultan’ın gayretleri de meyvesini verdi.

Belki de İslam Tarihi’nin ilk yatılı kız medreselerini inşa etmek de bu asil hanımefendiye nasip oldu.

Öyle ki kendi vefat ettiği 1981 senesinde bile binlerce saray misali yatılı kız medresesi yeryüzünün dört bir köşesini sarmıştı.

Ne devlet!

Evet yıl 1957, Yer Kütahya.

Demokrat partinin iktidar olmasıyla birlikte müslümanlar üzerindeki baskı azalsa da esasta pek de değişen bir şey olmamıştı. Halk üzerinde İslam’ı yaşama hususunda şiddet kalkmış, ezan tekrar aslına rücu etmiş ama memleketin manevi mimarları üzerindeki müstebit zulümde değişen bir şey olmamıştı.

Devrin aksiyoner bir kaç alimi için hâlâ büyük oyunlar oynanıyordu.

Çünkü Türkiyede artık hiç bir şey eskisi gibi değildi.

1925 lerde tek başına yola çıkan Şeyh Süleyman’ın davası 1936 da Kemal Kacar’la ciddi bir ivme yakalamış ve 1950 lerden sonra kuran kurslarının açılmasına gelen rahatlıkla beraber ilim talebelerinin sayısında bir patlama olmuştu.

Elbetteki bu gidişatın önü alınmalıydı.

Bunun için de Şeyh Süleyman bir şekilde tevkif edilmeli hatta içeride yani hapishanede suikastla ortadan kaldırılmalıydı.

Demek ki hayalleri olanlara bu dünyada rahat yüzü yoktu. İdealleri olanlar anlaşılamayacak, korkulacak ve yok edilmeye çalışılacaktı.

Ve sonunda emellerine kavuştular.

Ellili yaşlarda O’na tabutluklarda en ağır işkenceleri reva görenler şimdi yetmişlik Şeyh Süleymanı mümkün olursa idamla yargılatmak üzere tutukladılar.

“Süleyman imtihan yerini seç dediler, biz de Kütahyayı seçtik” diye söyleyecektir Şeyh Süleyman bu tevkifiyle ilgili.

Altmış dokuz-yetmiş yaşlarındaki Şeyh Süleyman ve beraberinde bazı dava arkadaşları ki bunların başında “Nuri Temizerler” gelmekte, Kütahya’da mahpus edilirler.

Elbette Kemal Abi de yanlarındadır.

Hepsinin mekanı cennet olsun. Vefa Hakikate aşık olmak, o aşkına sadık olmak, sadık olduğun için de bedel ödemekten çekinmemektir.

Merhum dedem Molla Hüseyinoğlu Mehmet Efendi ve Annemin babası Hüseyin dedem de Şeyh Süleyman’ın diğer yakın dava arkadaşlarıyla beraber hemen her gün, sonradan yanarak yıkılan bu hapishaneyi kendilerine ziyaretgah edinirler.

Şeyh Süleyman ve Kemal abi ve diğerleri içerdedir. Dedem ve arkadaşları da dışarda elem ve endişe esareti yaşamaktadırlar.

Kütahya’nın tüm dini bütün ahalisi tedirgindir. Bu büyük zatın şehirlerinde esir alınmasından mahzundurlar.

Şeyh Süleyman en azılı mahkumların olduğu koğuşa konulur. Ki bir şekilde bir arbede ile hayatına son vermek kolay olsun.

Dışarıdakiler Şeyhlerinin hayatından endişe etmektedirler. Tabiki Bedia Sultan ve Kız kardeşiyle annesi Hafize hanım da.

Bu yüzden içeriye yemekleri dışardan verilmek istenir. Kabul edilmez. Sonra ısrarlar üzerine hapishane yönetimi ancak bir kız çocuğunun içeriye girebileceğini, sadece onun dışarıda Şeyh Süleyman için özel yapılan yemekleri sefer taslarıyla içeriye sokabileceğini söyler.

Ve 7-8 yaşlarındaki o kız çocuğunun kim olacağına karar verilir.

Tuzcu Hoca namıyla maruf Hüseyin Efendi’nin büyük kızı ve bir arkadaşı daha.

Tam elli dokuz gün içeride kalan Şeyh Süleyman’ın yemeklerini ve muhtemelen mektuplarını da şimdilerde yaşı yetmişleri bulan o minik kız ve arkadaşı getirip götürür.

Her sabah içeri alınır. Şeyh Süleyman onu iç kapıda karşılar. Birlikte avluya çıkarlar. Ve kahvaltılarını oradaki eğreti bir masada birlikte yaparlar.

Bir müddet sonra minik misafirini aynı şekilde kapıya kadar uğurlar.

Kemal Kacar ve Bedia Sultan en zor zamanlarda yanlarında olan tüm cefakar dostlarını olduğu gibi her gün bu vazifeyi sıkılmadan üstlenen o küçük kızı da hayatları boyunca unutmayacaklardır.

Ve ne mutlu bize ki ben ve kardeşlerim de Hazreti Üstaz’la yaşadığı müstesna hatıralarını anlatarak bizi büyüten o küçük kıza bugün “anne” demekle iftihar ediyoruz.

Şeyh Süleyman, Kemal Kacar ve bir kaç arkadaşı elli dokuz gün sonra tutuksuz yargılanmak üzere “Meclis Kararıyla” serbest bırakılırlar.

Mahkemeler kısa bir müddet daha devam eder.

Bu tutuksuz yargılamalar esnasında değil de hapishanede tutuklu iken enteresan mahkeme konuşmaları geçer. Tüm Kütahya halkı duruşmaları günü gününe nefeslerini tutmuş takip etmektedir.

Burada size aktarabileceğim hatıralar çok. Ancak ben sadece çok kısa olan bir tanesiyle yetineceğim.

Dedem Mehmet Efendi de duruşma salonunda dakika dakika her bir cümleyi yutarcasına izlemekte.

İki büyük iddia vardır Şeyh Süleyman hakkında.

Biri “mehdilik” iddiası.

Diğeri “Şeyhlik” iddiasıyla örgüt kurup devleti yıkmaya teşebbüs.

Mehdilik iddiasında bulunduğunu söyleyen yalancı şahitlerin Şeyh Süleyman’ı hayatlarında hiç görmedikleri anlaşılınca iddia düşer.

Diğeri ise şeyhlik meselesidir ki evet Süleyman Hilmi Tunahan bir Nakşibendî şeyhidir. Bunu bilmeyen yoktur.

Hakim sorar:

-Süleyman Efendi, şeyhlik iddiasında bulunuyor muşsunuz. Doğru mudur?

Salonda diğer sanıklarla beraber en önde oturan Hazret bastonuna iki eliyle yaslanmıştır. Hatta şeker hastası olması hasebiyle halsizdir. Bir yandan iki eliyle bastonuna yaslanmış, bir yandan da başını ellerinin üzerine koyarak duruşmayı gözleri kapalı dinlemektedir.

Hakimin kendisine seslendiğini farkedince başını kaldırır.

Hakim sualini yineler.

“Şeyhlik iddiasında bulunuyor muşsunuz Süleyman Efendi, doğru mudur bu?

Şeyh Süleyman olanca vakarıyla ama bir o kadar da mütevazi bir üslupla dedeciğimin göz yaşlarıyla bize aktardığı şu manidar cevabı verir.

-Reis bey, benim babam bir şeyh idi. Ben de onun müridi. Keşke ona layık bir evlat olabilseydim. Şeyh olmak kim ben kim!

Sanıyorum bu yazı dizimin başında neden “Süleyman Efendi” ya da alışıldığı şekliyle “Hazreti Üstaz” demeyi tercih etmediğimi şimdi anlamış olsanız gerek.

O gün gözleri nemli bir şekilde tevazu ummanına yelken açıp “Şeyhlik” ünvanını merhum babasına nasb eden bu koca allameye bu ünvan o kadar çok yakışmaktadır ki “ŞEYH SÜLEYMAN” diye dolu dolu söylemekten başka bir yol bulamıyorum.

Şeyh Süleyman’ın bu son tutukluluğu olur.

Kütahyadan ayrılınca İstanbul’a İzmir üzerinden dolaşarak gelir. Ve uğradığı yerler de Kemal Abi’yle birlikte çok sevdiği talebeleriyle buluşur. Onların morallerini düzeltir. Allah yolunda bu dini yeniden ihya etme davasında heyecanlarını yükseltir.

“Haydi bakalım evlatlarım şimdi kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bataklığa düşmüş Ümmeti Muhammed’in evlatlarını kurtarmaya daha çok hız vereceğiz.”

************

Şeyh Süleyman 16 Eylül 1959 da irtihal etti.

Yanında her zamanki gibi en kıymetlisi Kemal Abi vardı.

Son derece metin.

Cenazeyi Mehmet Emre, Mustafa Özaltın ve Refik Akçalıoğlu ile beraber yıkadılar.

Namazı Mecidiyeköy Camii imamı Mustafa Efendi kıldırdı.

Tuna boylu Şeyh Süleyman, Silistre’den gelip tek başına çıktığı bu asil yolculuğu nihayete erdirirken, yıllar önce Beyoğlu Ağa Camii’nde tanıştığı o genç delikanlıya her şeyini bırakarak sevenlerinin gözünden kayboldu.

Babasından 22 iki sene sonra ve biricik eşi, karizmatik bilge adamdan 19 sene evvel Bedia Sultan da bu dünyayı terketti.

Abi, Abla ölünce dünyadan elini eteğini çekti.

Üstaz’ının ona emanetini kaybetmişti.

Şeyh Süleyman vefat ettiğinde bile bu kadar sarsılmadı.

En yakın yol arkadaşı, kader ortağı, can yoldaşı dünyadan uçup gitti.

Her yiğit delikanlı gibi o da eşine aşıktı.

Hayrandı.

O’na baktıkça kendisini yirmi üç sene yetiştiren Ulu Kişiyi hatırlıyor, ruhunu Şeyhi’yle geçirdiği binbir hatıranın kollarında dinlendiriyordu.

Artık bunların hiç birisini yapamayacaktı.

Tarih bir daha eskisi gibi olmayacak, dünya bir daha eskisi gibi dönmeyecekti.

Bundan sonra Kemal “Rafikayı Sultan’ım” dediği Bedia’sı olmadan yoluna devam edecekti.

Bu ayrılık Kemal abiyi derinden sarstı.

Öyle ki bir müddet dünyadan elini eteğini çekti. Hatta adeta kendi ölümünü bekler oldu.

Bu, bir yüreğin bir başka yüreği ne kadar sevebileceğinin en güzel misallerinden.

**************

“Abi” renkli bir karekterdi aslında.

Sert görünürdü.

Disiplinliydi.

Çabuk kızardı.

Ama çok çabuk da gönül alırdı.

Özür dilemesini bilirdi.

Samimiydi.

Hasbiydi.

Sizi şaşırtmaz, yanıltmazdı.

Büyük küçük herkese saygı duyar onların anlattıklarını ciddiyetle dinlerdi.

Mesela imkan bulupta oturup konuştuğunuzda gözlerinizin içine bakarak “evet çocuğum seni dinliyorum” derdi.

Biterdiniz.

Yetmiş seksenlik bu delikanlı karşısında kendinizi onun yaşıtı gibi hissettirirdi.

Bendeniz babamın görev mahalli olması sebebiyle diğer büyük küçük kardeşlerim gibi Afyon’da dünyaya geldim.

Büyüdüğüm coğrafya tamamen yosun ve likenli kayalarla bezenmiş, gidip gördüğümde hala çok etkilendiğim Türkiye’de de pek benzerini görmediğim nevi şahsına münhasır bir şehir.

Orta büyüklükteki birçok yerde olduğu gibi burada da taşra ve şehir iç içe.

Dolayısıyla bir çocuk için şehrin hemen yanıbaşındaki o granit tepelere çıkıp kaybolması çok kolay bir meseleydi.

Ben de öyle yapardım her fırsatta. Dağlara çıkar akşam gün batımına kadar inmek bilmezdim endişeyle bekleyen annemin azarlarına aldırış etmeksizin.

Çünkü tepelerden dünyaya bakmak, bedel ödemeye değecek kadar güzeldi.

İşte bu kayalarla çevrili şehre ne şanslıydık ki “abi” sıkça gelirdi.

Zira İstanbul’un ak saçlı asil delikanlısının bu şehirde bir evi vardı.

Ve Afyon güzergah olarak diğer Anadolu şehirlerinin kavşak noktasındaydı.

Anadolu’ya yayılmış hani şu “bizim ömrümüz oralarda geçti” dediğim “yatılı kurslar” var ya, onların bütün idarecilerinin gelip gitmesinin kolay olduğu, Abiyle neredeyse bir kaç ayda bir toplantı yaptıkları yerdi burası.

Dolayısıyla biz de çocukluk dönemlerimizde “Abi’ye” yakın olma imkanı bulduk.

Şimdi anlatacağım küçük hatıramı Abi’nin karakterine bir örnek olsun diye aktaracağım.

İlk okulu bitireceğim senenin bahar ayları.

Abi Afyon’a geldi. Beraberinde o zamanki İstanbul’un ileri gelenleri.

Evimizdeki öğle yemeği ikramından sonra “kursa” hep beraber geçecekler. Müsait bir anını kollayıp “efendim bir şey konuşmak istiyordum sizinle” dedim.

-Buyur “mareşal”, neymiş bakalım benimle konuşmak istediğin” diye gülümsedi.

-Bir isteğim var sizden deyince daha çok gülümsedi.

-Tamam, yapabileceğim bir şey iste o zaman.

-Siz Abisiniz, her şeyi yapabilirsin.(!)

Yanındakiler de gülmeye başladı.

-Benim okulum bu sene bitiyor. Ben orta okulu ve sonrasını artık İstanbul’da okumak istiyorum, dedim.

“Yatılıyı” kasdediyorum yani.

-E tamam bu kolay.

-Ama ben Sefaköy’deki kursta okumak istiyorum.

Tamam bu da kolay, deyince o günkü İstanbul’daki teşkilattan sorumlu olan kişi hemen araya girdi.

-Efendim Sefaköy ortaokul kursu değil, liseli taleber kalıyor orada.

-Hayır dedim ben. Ben Sefaköy’ü istiyorum.

Abi hiç sıkılmadan benimle konuşmaya devam etti.

-Sen niçin Sefaköy’ü istiyorsun? Bak orada sana göre arkadaşlar yok.

Öyle deyince ben daha önce hazırladığım afacanca cevabımı verdim hemen.

-İki nedenle Sefaköyü istiyorum.
Hem abim O kursta kalıyor, canım sıkılmaz o varken.

Hem de ben uçakları çok seviyorum. Sefaköy Kursu’nun üst katından uçakların iniş ve kalkışlarını izleyecem.

Abi bir anda ciddileşti.

-Tamam dedi. Şimdi anladım. İşte bu kabul edilebilir bir sebep.

Nasıl sevindiğimi anlatamam o an.

Devam etti.

-Gel seninle bir anlaşma yapalım. Beni mi çok seviyorsun uçakları mı?

-Tabiki sizi dedim. (Başka bişey söyleme şansım yok tabi o şartlarda)

-Güzel… Bak Sefaköy’ün yakınında, havalimanına da bitişik Beşyol kursu var. Ben oraya daha sık geliyorum.

Orada uçakları çok daha yakından görürsün. Bir de benimle daha fazla konuşma imkanın olur.

Tabiki bu harika teklife hayır diyemezdim.

Yazımın birinci bölümünde de size anlattığım benim o “yatılılık” hayatım böylece “Bilge Adam’ın” tasdik ve takdiriyle başlamış oldu.

Abi böyle birisiydi kıymetli dostlar.

Bir çocuğu bile kendisine muhatap alırdı.

Minik yüreklerde iz bırakır ve o yüreklerle yıllar ötesine anlamlı mesajlar iletirdi.

Tıpkı şimdi olduğu gibi.

3.Bölümün sonu.

Not: Haftaya nasipse son bölümü yayınlayacağım.

Abi” özelinde İslam Dünyası’na genel bir bakış ve güncele dair bazı değerlendirmelerde bulunacağım.

Bize neler öğretmeye çalıştı onları anlatacağım.

Böylece “Abi” yani Kemal Kacar Tunalı bahsini burada sonlandırmıyacak bilakis bir daha hiç unutulmamak üzere “yeniden başlatmış” olacağız.

3. Bölümün sonu

“Bugün burç İslam’dan yana dönmüştür artık. Hakk ile bâtılın mücadelesinde “hakk bâtılı bir at başı geride bıraktı.” Ne yapsalar boş. Yakın geleceğin Türkiye’sini hayal bile edemiyeceksiniz. (Kemal Kacar-1991)

“Zaten temelinde “onurlu bir çile, hamurunda asil bir göz yaşı ve alın teri” olmayan hiç bir dava muvaffak olamazdı.” (A. K. Öncü)

Yaz ya da kış, gece ya da gündüz farketmez eğer yakınlarındaysanız selvi ağaçlarının gölgesi üzerinize düşer.

O sizi ısıtmaya and içmiş, her sabah gözünüzü kamaştırmak için yükselen, akşam üstü de bitap düşüp istirahate çekilen şu dünya seyyaresinin güneşiyle aranıza girip her daim tüm fenalıklara karşı gölgesindekilere kol kanat germek ister gibidir bu ağaçlar.

Artık bugünlerin İstanbul’unda kalmadılar diyemeyeceğim zira çocukluğumun İstanbul’unda bile tükenmek üzereydi selviler.

Aslında ne de güzel bir uyum yakalamışlardı ecdadın diktiği camilerin minareleriyle.

Camiler yükselir, selviler yükselir; minareler söyler selviler aktarırdı makberdeki müminlere söylenmesi gerekenleri.

Ne hazindir bugün boğazın incisi bu tarihî şehirde yok gibiler artık.

Ancak Karacaahmet başkadır. Dilediğiniz kadar selvi vardır orada.

Yeşilin koyu bir tonu.

Rüzgarın en ılık türü.

Huzurun kalpten öte tüm letaiflerinizi saran cinsi, bu selviler imparatorluğunda ruhunuzu avuçlarının içine alır.

Karacaahmet’in taşlı yollarında arabayla değil yürüyerek bir menzile doğru gitmek güzeldir. Seher vakti nereden geldikleri meçhul o bülbül sesleri hatta akşama doğru toplaşan telaşe memuru kargalar bile bu dünyaya ait olmadığınızı bir şekilde terennüm ederler.

Bu dünyaya ait değilsin!

Ölüm var!

Birgün sen de gideceksin!

Ve tekrar dönmeyeceksin!

Zaman zaman ıslık çalan bu selvilerin arasından geçerken kulağınıza bu cümleler gelir takılır. Bir daha da hiç silinmez.

Ve binlerce mezar taşının arasında kendinizi ruhlar alemine taşınmış gibi hissedersiniz.

Eğer Karacaahmet’e gitmeyenleriniz varsa gitsinler. Şu kırık dökük kelimelerle anlatmak istediğim atmosferin fazlasını bulacaklar.

Bu şehirde varlık ve yokluk, darlık ve hiçlik muhasebesinin en iyi yapıldığı nasihat aleminin belki de en güzel mekanıdır Karacaahmet.

Sessiz.

Latif.

Ve sizi siz gibi kabul eden, olduğunuz gibi bağrına basan merhamet abidesi binlerce mezar taşı. Herbiri kesinlikle sizden daha yaşlı ve tecrübeli.

Henüz gitmediğiniz, görmediğiniz, tecrübe etmediğiniz maveraların yerlisi onlar.

Tabi ki bu lâhûtî selviler gezegeninin tam ortasında yedi sütunlu, beyaz kubbeli isimsiz bir mezar sizi bekler.

Gidesiniz ve ona gönül rahatlığıyla misafir olasınız diye büyüklü küçüklü kabirlerin arasından sizi dikkatli dikkatli süzer.

*************

1985 ila 1988 arası İstanbul Florya’da ortaokullu yıllarım geçti.

Florya o zamanlar şehrin en güzel muhitlerinden biriydi. Ve biz de bu mutena semtin kenarına kurulmuş bir okula yatılı kaldığımız “kurstan” kursa ait servisle gelip giderdik.

Küçük bir okuldu bizimkisi. İki katlı. Belki de yüzelli iki yüz öğrencilik butik bir yapı.

Arkadaşlarımız bize “pansiyonlular” diye hitap ederdi.

“Pansiyonlular”; ne komik bir ifade!

Kendi adıma konuşayım biraz utanırdım yatılı kalıyor olmaktan. Çünkü zaman zaman hem öğretmenlerimiz hem de sınıf arkadaşlarımız garipserdi bu durumumuzu.

Yetim değildik.

Aç değil açıkta değildik ama on bir-on iki yaşlarındaki bu çocukların ana babalarından ayrı yatılı kaldıkları bu “pansiyonlar da” neyin nesiydi!

Öğretmenlerimiz zaman zaman sorardı ne yeriz ne içeriz diye. Merak edip yaşadığımız şartları görmek için kursumuza gelenler bile olurdu.

Bu yüzden kendimi bir miktar mahcup ve rahatsız hissettiğim doğrudur.

Ama itiraf etmeliyim çok iyi öğretmenlerimiz vardı. Bugün bile aradan geçen otuz küsür seneye rağmen fırsat buldukça gidip ellerini öper dualarını almaya çalışırım.

(Hatta orta okuldaki öğretmenlerimden bu yazımı okuyanlar varsa o günleri ve ahvalimizi buraya yazmalarını rica ederim.)

Evet haklı olarak merak ederlerdi bu yatılı kursların mahiyetini. Memleket sathında on binlerce çocuğun yatılı okutulması gayet tabi garipsenecek bir durumdu.

Sonraları alıştı tüm Türkiye gibi öğretmenlerimiz de bu manzaraya.

Çünkü bu yurtlarda yetişen çocukların milli duruşları farkedildi.

Vatan ve bayrak şuurlarının akranlarından bir miktar daha fazla olduğunu gördüler.

Otuzlu, kırklı, ellili hatta atmışlı yıllarda yok edilmeye çalışılan bu dindar grubun zararlı değil yararlı bireyler yetiştirdiğini değişen hükümetler de yıllar içinde anladılar.

Rahatladılar.

Saygı duydular.

İşin böyle güzel noktaya gelmesinde Kemal Abi’nin ince siyaseti vardır demiyeceğim. Çünkü o gün sergilenen bu manzara hesapkâr siyasetin ürünü değildi. Kemal abinin bizzat kendi yaşam tarzının, özellikle İstanbul kursları içine bir şekilde çöreklenmeyi başarmış, görünüşte münevver ama değişime ve gelişime son derece kapalı bir zümreye rağmen bizlere doğrudan yansımasıydı.

Abiye has bir ehli sünnet inanç örgüsü vardı; bu, ne doğu illerinin yöresel kültürlerinden etkilenmiş “eşarilikti” ne de akılcı olmak pahasına nassın yerine aklı koymaya çalışan mezhepsizlikti.

Abi safkan bir Maturidîydi. Bu da onu “aydınlanma çağının Orta Asyalısı” yapıyordu.

Dolayısıyla abi bedenen istanbullu olsa da ruhen Buharalı, Semerkandlı, Maveraünnehirliydi.

Yani ez cümle Kemal Abi sağlam bir “müslüman milliyetçiydi.”

Biz de öyle olduk.

Son derece vatanperverdi.

Bu toprakları bize dedelerimizden kalan bir miras, bizim de gelecek nesillere tek parça olarak bırakacağımız bir emanet olarak görürdü.

Biz de vatanın birlik ve beraberliği için canlarımızı vermeğe hazır büyüdük.

Kemal Abi Türk Tarihi’ne aşıktı. Hatta bu konuda “ülkücü” bir yanı da vardı dersem abartmış olmam. Kararında, kıvamında, kavmiyetçiliğe kaçmadan gerekli olan, yararlı olan milliyetçilik onun yaşamıydı. Hayatının vaz geçilmeziydi.

Bu nedenle bizleri “börteçineyle, bozkurtun tengri dağlarıyla” büyütmüyorlardı ama Alparslan’ın yüksek islam inancı, Sultan Melikşah’ın devlet yönetme dehası ve Nizamül Mülkün eğitim aşkı işleniyordu zihinlerimize.

Zigetvar önündeki yaşlı Kanuni’nin îlâyı kelimetullah aşkı öğretiliyordu genç dimağlarımıza.

“Bre doğan, bre doğan!” diye bir gece vakti Niğbolu kalesi önünde beliren Yıldırım Beyazıtların hikayeleri fikir dünyamızı şekillendiriyordu.

İşte bütün bunlar hep Kemal Abi’nin eseriydi üzerimizdeki.

Tam da burada şu manidar hatırayı anlatmam yerinde olur:

1990 lı yıllarda bir bahar günü Abi Ankara’da bir ilkokulun önünden geçerken kulağına onu derinden etkileyecek bir ezgi, bir tını ilişir.

“Dur dur Ahmet” der Ahmet Hocaoğlu merhuma.

Ahmet Hocaoğlu arabayı durdurur. Peşlerinde onları takip eden diğer arabalar da durur.

Abi arabadan iner. Yavaş adımlarla okul duvarına yaklaşır, bahçedeki bir grup öğrencinin müzik hocalarıyla birlikte söylediği marşı dolu gözlerle dinler.

Çocuklar marşı bitirirler.

Öğretmen duvarın dışındaki Abi’nin dikkatle onları dinlediğini farkeder.

Seslenir “amca merhaba, bir şey mi var, size nasıl yardımcı olabilirim?”

Abi, çocuklarla beraber öğretmeni duvarın yakınına çağırır. “Evladım” der, bu marşı çok seviyorum. Ruhumu titretiyor. Benim için rica etsem bir kere daha söyleyebilir misiniz?

“Tabiki amcacım” der öğretmen ve bu sefer tüm sınıf Abi’ye dönük o marşı daha bir aşkla söylerler.

Onlar söyler, Abi ağlar…

Çırpınırdın Kardeniz,
Bakıp Türk’ün bayrağına
“Ah” deyerdin, hiç ölmezdim,
Düşebilsem ayağına.

Ayrı düşmüş dost elinden,
Yıllar var ki, çarpar sinem,
Vefalıdır, geldi giden,
Yol ver Türk’ün bayrağına.

İnciler dök gel yoluna,
Sırmalar düz sağ, soluna
Fırtınalar dursun yana
Selam Türk’ün bayrağına.

Hamidiye o Türk kanı,
Hiç birinin bitmez şanı,
Kazbek olsun ilk kurbanı,
Selam Türk’ün bayrağına.

Dost elinden esen yeller,
Bana şiir, selam söyler
Olsun bizim bütün eller,
Kurban Türk’ün bayrağına

( Şehit Ahmet Cevat Hacıbeyli’nin ruhu şad olsun.)

*************

Her büyük lider başta kendi hitap ettiği kitle tarafından bir dirençle karşılaşır.

Abi de Şeyh Süleyman’la tanıştığı günden itibaren zaman içinde hafifden şiddetliye doğru yükselen, kendi takip edenleri tarafından gizli bir dirençle muhatap oldu.

Bunu tarif etmek biraz güç ama “irfandan uzak köylülük, ferasetten uzak taşralılık” diye özetleyebilirim.

Esasen onu yakinen tanımayanların fazlaca anlamasını beklemediğim için bu mevzunun üzerinde çok durmayacağım tabiki. Ancak bir kaç kelime söylemeden de geçilmez.

Abi klasik bir “zamanının ötesinde” koşanlardandı.

Yetiştiği aile ortamı onun peşinden gidenlerin neredeyse tamamından daha elitti.

Almış olduğu dünyevi ve uhrevi eğitim akranlarının ve haleflerinin hepsinden âlâ idi.

Dava arkadaşlarından daha çok dünyayı dolaşmış, hepsinden daha çok umur görmüştü.

Ebu Hanife misali ticaretten anlardı. İslam hukukuna vakıftı. Maşeri İslam’ın örfünden haberdardı.

Tarih okur, tarihten dersler çıkarırdı.

Hâzâ İstanbul beyefendisiydi.

Takdir edersiniz ki böyle bir karakterin o günün Türkiyesi’nde anlaşılabilmesi oldukça zordu.

Ne hazindir ki anlaşılamadı da…

Fakat o yılları düşünüyorum da Abi her şeye rağmen etrafında onun gözlerinin içine bakan ama hakikatte ne söylediğini bir türlü kavramayan saf yüzbinleri ilim öğrenme seviyesinden irfan elde etme seviyesine çıkarmak için çırpındı da çırpındı.

Tipik bir paradigmal farklılık sendromu.

“Çocuğum, ben tarih okuyun dedikçe onlar hep Abdülhamit okudular. Ben İstanbul beyefendisi olun dedikçe onlar duble paça pantalon, lacivert takım elbise, beyaz gömlek anladılar. Ben okumalısınız dedikçe onlar okuyan ve düşünenleri yoldan çıkmakla suçladılar” diye teessüflerini beyan edecekti özel çevresine.

Peki abi kimdi ve nasıl bir müslüman tipolojisi istiyordu o zaman?

Hemen bu soru geliyor akla değil mi.

Her ne kadar bu sorunun cevabını verme makamında olup olmadığımı bilemesem de biz nasıl bir abiyi tanıdık, bir kaç kelimeyle özetleyebilirim size.

Abi doğduğu yıllar itibariyle son Osmanlılardandı.

Kelimenin tam anlamıyla türünün son örneklerinden.

Büyüdüğü yıllar itibariyle ilk Cumhuriyetlilerdendi.

Yaşlandığı yıllar itibariyle 80 lerin ve 90 ların yaşlı delikanlısıydı.

Yani birbirinden tamamen farklı tarihsel süreçleri bir bedende sindire sindire yaşamıştı.

Birinci Dünya Savaşı’nın dünyasında doğmuş, İkinci Dünya Savaşın’ı yetişkin olarak görmüş, ihtilallerde bedeller ödeyerek tecrübeler kazanmıştı.

Necip Fazıl gibi edebiyatın üstadlarıyla oturup kalkardı.

Devrin fikir adamlarıyla sıkça vakit geçirirdi.

Adnan Menderes dahil döneminin tüm sağ fraksiyonlarını madden manen, gizli aşikar desteklerdi.

Cemaat olarak oy desteği vermediği o günün Milli Nizam Partisine bile el altından finans ve moral desteğini hiç esirgemezdi.

Bir gün Recai Kutan beyle bir yemekte karşılaştık. Bendenizin Kemal Abi’nin yakınında yetiştiğimi öğrenince elimden tutup yanına oturttu ve “Kemal Abi başkaydı. O benim de abimdi biliyor musun?” dediğinde oldukça şaşırdım.

Devam etti.

“Ben siyasetin kirli vadilerinde oradan oraya koştururken bunalıp nefes alacak bir an bulamadığımda Kemal Abi gelirdi aklıma. Doğru koşar soluğu onun yanında alırdım. Bana vakit ayırırdı. Onunla yemek yemek, çay içmek, sohbet etmek bambaşka bir duyguydu. Bütün sıkıtılarımı üzerimden alırdı. Ayrıldığımda rahatlamış, bir çok müşkilatımı halletmiş olarak dönerdim.”

Evet Recai Kutan bey hâlâ hayatta, bu anlattıklarımı bizzat kendisinden dinlemek mümkün.

Yani Kemal Abi memleket ve İslam yararına insan ayırmazdı. Gerçekten yüreğinden gelerek o kişi ya da kuruluşları desteklerdi.

Bir Ramazan akşamı eşim Gülbahar hanımefendiyle beraber Sultanahmet Kitap Fuarı’nı geziyoruz.

Büyük Doğu Yayınları’nın önüne geldik. Çocukluğumda neredeyse Necip Fazıl’ın fikir kitaplarının tamamını okumuştum ama bir kaç tane okumadığım kalmıştı. Stantta onları görünce hemen aldım.

Orada bekleyen saçları kırlaşmış, uzun boylu, esmer tenli beyefendiye ücretini takdim etmek istedim.

Beyefendi “ödendi kardeşim” dedi.

“Nasıl ödendi, anlayamadım” dedim.

“Ödendi, yani yıllar önce o aldığınız kitapların parası ödendi, ücretsiz alabilirsiniz” diye yanıtladı.

Eşim de ben de çok şaşırdık.

“Ne demek şimdi bu şaka mı!” diye karşılık verdik.

“Yok dedi, kesinlikle şaka değil.”

Gülümsedi.

“Alın lütfen. Dilediğiniz kitapları alın ve hiç bir ücret ödemenize gerek yok.”

Ben şaşkınlığımı yenerek “izah eder misiniz beyefendi nasıl oldu bunların ödemesi, anlayamadık, belliki bir şeyler ima ediyorsunuz bize” deyince şu hatırasını anlattı.

-Bakın benim ismim Osman, bendeniz Necip Fazıl’ın oğluyum.

Siz de tahmin ediyorum ki Süleyman efedinin talebelerindensiniz değil mi?

-Evet dedim.

(Nasıl anladınız diye sormadım çünkü o zamanlar tipik bir Süleymanlı görüntümüz olduğundan ne yapsak ele veriyorduk kendimizi.(!) Bugün bizi şekil ve şemallere takılıp kalmaktan kurtaran Rabbimize şükrediyoruz tabiki.)

“Lütfen içeri gelmez misiniz, vaktiniz varsa bir çay ikram edeyim size. Hem de rahatça anlatırım elinizdeki kitapların nasıl ödendiğini” diyerek bizi stantın gerisine aldı.

Oturduk.

Çaylarımızı yudumlarken Necip Fazıl merhumun bu nazik ve beyefendi oğlunu dinlemeye başladık.

-Kemal Kacar’ı tanır mısınız? diyerek söze başladı.

-Elbette, babamız gibi tanır ve severiz.

-Güzel. İşte bizde onu babamız gibi tanır ve severdik.

Devam etti.

-Biz henüz çocuktuk. Kemal amcam evimize sıkça gelirdi. Babam da Kemal amcamı çok severdi. Geldiğinde yemek yerler, çay içerler, saatlerce sohbet ederlerdi. Biz de evin çocukları olarak onlara hizmet etmekten keyif alırdık.

Kemal amcam gelmeden önce babam ev halkını haberdar ederdi. Ve oğulları olarak bizi yanına çağırır, “çocuklar bugün biliyorsunuz önemli bir misafirimiz var. Kim o?”

“Tabi ki Kemal amcam baba” derdik.

“Hah, biliyorsunuz. Kemal amcanızı çok memnun edeceksiniz. O bizim için kıymetli. Çayı bitince hemen soracaksınız. İzzeti ikramda kusur etmeyeceksiniz anlaşıldı mı?”

“Evet baba anlaşıldı.”

Babam “aslan çocuklarım benim. Kemal amcanız ne kadar memnun olursa bizim kitaplarımız da o kadar çok çıkar” diye eklerdi.

-İşte güzel kardeşim, Babam Necip Fazıl bize Büyük Doğu Yayınları’nın en büyük finansörü olan Kemal Kacar amcama hürmet etmemizi emretti hep. Yani diyeceğim o ki elinizdeki bu kitapların ve bu yayınevinin kimin desteğiyle kurulduğunu bildik ve hiç unutmadık biz.

Onun için eğer ben sizin kim olduğunuzu farkedersem sizlerden ücret almamaya çalışıyorum. Kemal Abi sizin abinizse bizimde babamızın arkadaşı, evimizin amcasıydı.

Sizin paralarınız Abi’niz tarafından yıllar önce peşin olarak fazlasıyla ödendi!

Ve o gün kitap fuarından ömrümüz boyunca unutamayacağımız bu hatıra ile ayrıldık.

Evet, bizim tanıdığımız Abi böyle birisiydi.

Gerçek bir yardım severdi.

Memlekette bu dinin yükselmesine kim katkıda bulunuyorsa onları yalnız bırakmazdı.

Mesela Adapazarı’nda kendisine yardım istemeye gelen Risalei Nur talebelerine “ehli sünnet çizgisinden çıkmamaları” şartıyla ciddi yardımlarda bulunduğunu biliyoruz.

Bugün Kemal Abi tarafından desteklenen o imanlı oluşum sayesinde yurdum insanı onlarca yıldır “Zafer Dergisini” okuyabiliyor.

Abi tutarlı bir karakterdi. Kendisiyle kişilik çatışmalarına düşmez, onu tanıyanlar üzerinde zeki ve vakarlı birisi olduğunu doğal olarak hissettirirdi.

Belki yaşı ve omuzundaki sorumlulukların gereği fazlasıyla ciddi bir görüntü çiziyordu diyeceğim ama onun gençlik yıllarını bilenler de aynı şeyleri söylerler, abi ömrü boyunca ciddi bir insandı.

Aslında bu ciddiyetine “vakar” desek daha doğru olur.

Çünkü bu vakarlı adamın kendine has bir espri anlayışı vardı.

Vakar ve espri; oldukça şık dururdu abi üzerinde.

Cümlelerimin tam burasında esprilerinden bir kaç örnek anlatmamı bekleyenleriniz olabilir. Fakat maalesef bunu yapmayacağım. Birgün imkanı olanlar “bizim tanıdığımız Kemal abiyi” çok yönlü konuştuğumuz dost meclislerimize gelirlerse orada Abinin zeka ve incelik dolu latifelerini dinleme fırsatı bulurlar.

Abi’nin edebiyata olan düşkünlüğünü bilenler azdır.

Evet evet Abi literatüre hakim bir edebiyat aşığıydı.
Yeri geldiğinde şiirler okur, öz değişler söylerdi.

Bahçeköy’ü bilirsiniz. İstanbul Sarıyer tarafında. Sırtını ormanlara vermiş eski bir Osmanlı sayfiyesi.

Orada bir kurs. Yeşillikler arasında. Hani şu “yatılı” olanlardan.

Abi zaman zaman uğrardı buraya da.

Şimdilerde duruyor mu bilmiyorum bir çardak vardı bahçesinde.

Sıcak yaz günlerinde yeşillikler arasından boğazın göz kırptığı bu yerde soğuk ayran içmenin tadına doyum olmazdı.

Abi yazları buraya uğradığında mutlaka o çardağın altında bir ikram yapılırdı.

İşte yine böyle bir yaz günü Abi Bahçeköy’e geldi.

O çardağın altında toplanan genç eğitimcilerle bir müddet sohbet etti.

Söz sözü açtı mevzu şiire ve edebiyata geldi. Çünkü abinin meclisinde bir kaç edebiyat öğretmeni de vardı.

Tam da kaçırılmayacak fırsattır abi için bir edebiyatçıyla şiir üstüne üç beş kelam etmek.

Birer ikişer divan edebiyatından, halk edebiyatından şiirler okuyup şairlerinin kimler olduğunun sormaya başladı.

Bir yandan beyitleri okuyor akabinde “söyleyin bakalım bu şiir kime ait” diye soruyordu.

Ve neredeyse Abi’nin okuduğu şiirlerin kimlere ait olduğunu o edebiyat öğretmenleri bilemedi.

“Neyse” demekle yetinen abi beyitleri, dörtlükleri okumaya devam etti.

Bir ara durdu ve şöyle söyledi.

“Azizim şu şiirdeki arı Türkçeye hayranım!”

Okudu.

Hak yolunda gidenlerin,
Asa olsam ellerine.
Er pîr vasfın edenlerin,
Kurban olsam dillerine.

Bir üstaza olsam çırak;
Bir olurdu yakın ırak.
Kemiğimi eğlen tarak,
Yar zülfünün tellerine.

*************

Buraya kadar yazdıklarımı şöyle okudum da hayli etkilendiğim anlaşılıyor Abi’den.

Evet bizler, yaşamının merkezine Allah ve Rasülü’nü almış olan bu yiğit adamı hiç bir zaman unutamadık.

Şeyh Süleyman gibi müstesna bir mücahid’i onun sayesinde tanıdık.

O bizim Şeyh Süleyman’la aramızdaki en mutemet köprümüzdü.

O’nun Şeyh Süleyman’dan bahsederken nasıl bir ihtiram içinde olduğuna şahit olduk.

Şeyhinin ismi zikredildiğinde derhal derlenir toparlanırdı. Her bir tuğlasını kendi elleriyle yerleştirdiği bu davanın muvaffakiyetinde adres olarak kendisini değil Şeyh Süleyman’ı gösterirdi.

Üstaz’ına hayran olduğu her halinden, her kelimesinden belli oluyordu.

Ve Üstaz’ının en büyük eseri de kendisiydi.

Bizlere daima “kitap ve sünnetten ayrılmayın çocuklar” derdi.

“Azimli olun, gayretli olun, çalışkan olun, idealist olun; Allah yüksek tefekkür sahiplerini sever” diye öğütlerdi.

Evet, abi bir tasavvuf ehliydi.

Benim kanaatime göre de bu cemaatte gerçek anlamdaki son tasavvuf ehli oydu.

Nolur bu cümlemi çok iddialı bulmayın.

Evet evet Abi bulunduğu camiadaki tasavvufî derinliği en yüksek olan kişiydi.

Şeyhiyle yirmi üç sene seyri sülukun engin denizlerinde yeke yek yüzme şansına onun kadar bir başkası nail olamamıştı.

Elindeki onca imkana göre bir o kadar da mütevaziydi.

Eleştirilebilir, ikaz edilebilir bir kişiydi.

Ben bile baş başa kaldığımız zamanlarda bir genç olarak kendimce onlarca soru sorma imkanı buldum. Abinin tahammül ve tevazu sınırlarını zorladığımı görüyorum bugün. Söylediğim hiç bir şeye kırılmadı. Sorduğum hiç bir suali terslemedi.

Bir yetişkinmişim gibi kulak verdi. Sanki yıllar evvel konuştuğu Ahmet Kemal’in bir gün bütün o konuşulanları tek tek insanlara anlatacağını biliyor gibi sabırlı ve tahammüllüydü.

Maiyetindeki birlikte hizmet ettiği yol arkadaşlarına zaman zaman kızsa da onları kovmadı, tard etmedi, hor ve hakir görmedi.

Hiç bir kimsenin ardından gıybet etmedi.

Dedikodu yapmadı.

İnsan onur ve haysiyetine Abi kadar hassasiyetle hürmet eden bir başka kişi tanımadım.

Düşmanlarını bile mertçe dinler, onlarla ilgili bir yargıya varacaksa insaf terazisini elinden bırakmazdı.

Kibardı.

Ama delikanlı, babacan bir havası vardı.

Kaba ve seciyeyi düşüren ifadelerden kaçınırdı.

Dünya malına zerrece meyli yoktu.

Doğuştan zengindi zaten.

Ve doğuştan cömertti.

Ancak hesabını çok iyi bilirdi.

“Dostluk kantarla, alış veriş miskalle” derdi.

Beytülmal meselesinde ölümüne titizdi.

“Herkezi affederim beytülmale tecavüz edeni asla” derdi.

Hayatı boyunca tüm servetini Allah yolunda sarfetti. Kimseden maddi bir beklenti içinde olmadı.

Dünya malı için kimseyle küsmedi, kimselere dava açmadı.

Kandırıldı ama kandırmadı.

Peki bugün bütün bu övgü cümlelerini sonuna kadar hak eden Abi’nin hiç mi tenkit edilecek bir yanı yoktu. Elbetteki vardı.

Seksenli yılların ortalarında bir gazeteye verdiği röportajda “darülharp-darül islam ekseninde faiz meselesine getirdiği fetva çok tartışıldı ve yanlış anlaşılmalara sebep oldu. Bunu farkeden Abi derhal o günkü açıklamalarını tashih etti ancak vefasız insanoğlu bu ya hep duymak istediğini duydu, pek kâr etmedi.

Keşke yaşasaydı da imkan bulsaydık, kendisine bunları söyleyebileceğimizden ve Onun da “demek öyle çocuğum, bunları bana hatırlattığın için sana çok teşekkür ediyorum” diyeceğinden adım gibi eminim.

Abi maneviyata ziyadesiyle önem verirdi.

Dedim ya o bu camianın “en gerçek müridiydi.”

“Ben Üstaz’ımla tanışana kadar da namazlarını hiç aksatmamış mütedeyyin bir gençtim” diyecektir.

Yani sureti zahirede muhtaç olmadığı halde gelip Şeyh Süleyman’a bende olmuş, Buharalı Şeyh Selahaddin’in bu yalnız evladına vurulmuştu.

Kalbin mutmain olması meselesine akıl almaz derecede bağlanmıştı.

“Çocuklar imanı hakiki erbabı olmayan hakiki cennete vasıl olamaz” derdi.

Tabiki ilmi akaid, ilmi fıkıh ve ilmi hadis nazarıyla bakıldığında “rabıtanın” İslamdaki yeri konuşulabilir, tartışılabilir ancak Kemal abi bütün bunlara rağmen rabıtayı bir şirk olarak görmedi. Daha doğrusu “rabıtanın insanı şirke götüren” şekliyle hiç ilgilenmedi.

“Rabıta numunei imtisal olan Üstaz’a duyulan derin muhabbettir” derdi.

Belki bu cemaati oluştururken bu derin muhabbeti “kayıtsız şartsız itaate” çevirenlerin vebalinde Kemal Abi’nin ismi de zikredilebilir.

Ancak bugün gelinen noktada, ortaya çıkan olumsuz sonuçları itibariyle şu itaat kültürünün kontrolden çıkmış halini görseydi, liderliği boyunca “itaat” kelimesinin geçtiği cümleleri daha dikkatli kullanırdı.

Çünkü o “Hâlik’a isyanda mahluka itaat olmaz” diye öğüt verirdi bizlere.

Kendisine değil Şeyhi Süleyman’a hürmet edilmesini isterdi. Hatta “bu yolda eli öpülmeye layık bir kişi vardır o da Hazreti Üstaz der elini dahi öptürmezdi.

Abi’nin defalarca millet vekili olduğunu herkes bilir.

Millet vekilliğinin dokunulmazlığından istifadeyle İslam’a hizmet davasını tutuklamalar vesaire ile sekteye uğratmamak istemişti.

İşte bu zamanlarda cemaati içinde abiyi tenkit edenler de oldu.

Hiç birisine ses çıkarmadı. Hatta tenkitleri yapanlara teşekkür etti. Fikir ayrılıklarından dolayı kimseyi cezalandırmadı.

Biliyor musunuz camia tarihinde Şeyh Süleyman’da okuyup abinin organizasyonundan ayrılanlar da oldu. Onlar için insan olarak elbette çok üzülürdü. Terk edilmek bir lider için zordur. Tahammülü kolay bir keyfiyet değildir. Fakat abi bunu içine sindirmeyi başarır asla kimseye beddua etmez, onu terkedenleri münafıklıkla itham etmezdi.

Yarım asırdan fazla omuz omuza yol arkadaşlığı yaptığı kardeşlerinden onu terketmek isteyenlere ses çıkarmadı, hüznünü bağrına bastı.

Hatta bazılarına geri dönmeleri için kurbanlar kesti. Allah yolundaki hizmetleri nihayet bulmasın diye Cenabı Hakka iltica etti. Hatimler yaptırdı.

Geri gelmeyenler hakkında da kem sözler söyleyenleri azarlardı.

İşte Abi abartısız, mübalağasız böylesine yüksek seciye sahibi bir liderdi.

Kendisinin tabi ki hata yapabileceğini zaman zaman vurgular hatta ben nasıl böyle bir hata yaptım diye kendi nefsi için teessüflerini bildirirdi.

Lider olmak zordur. Hele ki bir cemaate lider olmak daha zordur. Bin bir türlü insanla muhatap olursunuz. Bağlılarınız sizi siz gibi hayal etmezler. Kendi hayal dünyalarında oluşturdukları bir süper kahraman gibi hayal ederler ve hakkınızda olmadık süper kahraman hikayeleri uydurup kendi uydurduklarına da inanırlar.

Abi’nin dünyasında da bu hayalperestlerden kaçınılmaz olarak çok oldu.

Abiyi kainatın en büyük velisi yapanlar mı dersiniz, işi “aslında Abi Hazreti İsa’dır” sapkınlığına kadar götürenler mi dersiniz hepsini gördü bu gözler.

Evet Abi hakikaten göz kamaştırıcı derecede etkileyiciydi ama bizden biriydi.

İyi yanlarıyla zaaflarıyla bir insandı.

Müttaki bir müslümandı.

Şeyhine akıllıca bağlı bir müriddi. Ama asla ne kainatın efendisiydi ne de süper güçleri olan bir süper kahraman.

Bu tür hezeyanlardan çok ama çok rahatsız olurdu abi. Fark ettiğinde, kulağına maksadı aşan taşkın ifadeler geldiğinde derhal müdahale ederdi.

Bir lider olarak kendisine farklı bir hava vermekten kaçınır, ayrıcalıklı, seçkin, seçilmiş adam havalarına katiyen girmezdi. Böyle davrananları azarlar, “abilik” ünvanını suistimal edenlerin görevlerine son verirdi.

Güzel konuşur, net ifadelerle meramını anlatırdı.

Özgüveni yerinde olan insanları çok severdi.

Pısırık kişiliklerden haz etmezdi.

Bizlere “Çocuklar, sonunda zararınız bile olsa hak bildiğinizden vaz geçmeyin. Cesur olun. Doğuyu söyleyin. İnsaf terazisini hiç bir zaman elinizden bırakmayın. Şeri şerife muhalif bir emir hangi makamdan gelirse gelsin itaat etmeyin, boyun eğmeyin. Dik durun, yüksek sesle insanların gözlerine bakarak konuşun” derdi.

Evet, bizim tanıyabildiğimiz Abi özetle böyle bir abiydi.

Kısa bir hatıramı nakledip bu bahse burada son vermek istiyorum.

Yine evimize şeref verdikleri bir gün.

Bir yaz günü.

Babamlar telaşla az ötemizdeki masada öğlen yemeği için sofra hazırlamakta.

Abi her zamanki koltuğunda düşünceli oturuyor.

İçeri girdim ve doğruca varıp elini öptüm.

Bir kaç hal hatırdan sonra ömrüm boyunca yaşam tarzımı belirleyecek bir hikaye eşliğinde beş nasihatta bulundu.

Ömer Seyfettin’i bilirsiniz. Enfes anlatımları vardır.

Abi o gün benim için Ömer Seyfettin’den Pembe İncili Kaftan’ı seçti. Ve anlattı.

Bayıldım hikayeye.

Hikayenin baş kahramanı Muhsin Çelebi’ye vuruldum. İmrendim.

Anlatımı bittiğinde sordu “sen de Muhsin Çelebi gibi olmak ister misin adaş?”

“Tabi ki, hem de çok isterim” diye yanıtladım.

“O zaman iyi dinle” dedi.

Dinledim ve çocukluk hatıra defterime kaydettim.

Muhsin Çelebi gibi bilge, Muhsin Çelebi gibi irfan sahibi olmak için şu beş şeye hayatın boyunca devam et.

1-) Hayatın boyunca okuyabildiğin kadar kitap oku.

2-) Hayatın boyunca konuşabildiğin kadar lisan konuş.

3-) Hayatın boyunca görebildiğin kadar memleket tanı.

4-) Hayatın boyunca tanıyabildiğin kadar insan tanı.

5-) Bütün bunları yaparken kalbini ve aklını beraber çalıştırmayı sakın unutma.

Bu nasihatlar Abi’nin şu hayat serüvenimdeki fikri yolculuğuma attığı imzalardan biri olarak aklımdan ve kalbimden hiç çıkmadı.

*************
17 Haziran 2000 senesinde “Abi” aramızdan ayrıldı.

Bu, geride bıraktığı yüzbinler için gerçek bir travmaydı.

O günün gazete manşetlerinde haber birinci sayfadan verildi. Özellikle siyonist fraksiyonlar bayram etti. “Süleymancıların efsane lideri öldü. Artık o cemaat için her şey daha zor olacak” kabilinden yorumlar yapıldı.

Bu yazıda benim konum bu değil ama itiraf etmeliyim ki şer cephelerin de dediği gibi artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Efsane lider gözlerini kapamış adeta baba aslanın ölmesini bekleyen sırtlanlara gün doğmuştu.

1936 senesinde Şehzadebaşı’ndaki köşkte başlayan 64 senelik bin bir çile ile kat edilen yolculuk, o günün şartlarında Ümmeti Muhammed’in evladına hizmet veren 5000 in üzerinde göz kamaştırıcı şaheser yatılı kursu miras bırakarak nihayete erdi.

1959 da sebebi irşadım dediği Şeyh Süleyman’ını kaybetti.

Sonra sırasıyla annesi, babası ve kardeşleri birer ikişer göç ettiler.

1981 de biricik yol arkadaşı, sırdaşı, gönüldaşı, diğer yarısı Rafikayı Sultan’ı Bedia’sını göz yaşlarıyla uğurladı.

Ve bir ömür birlikte yol aldıkları kervanın ilk erleri bu devranı terk eyledi. O erler ki Kemal abiyle birlikte Üstaz’larının önünde diz çökmüşler, nice dersleri beraber okuyup nice defalar kalp kalbe, ruh ruha boyun büküp mânâ aleminde seyrü sefer eylemişlerdi.

Aynı lisanı hali konuşan, aynı kalp meramını idrak eden Şeyh Süleyman’ın ipek halı dokur gibi yılların, ayların, günlerin kasnağında ilmek ilmek yetiştirdiği kervanın o ilk yolcuları…

Evet, yıllar geçtikçe Kemal Abi’nin hayalleri birer ikişer gerçekleşti ama ömür bitti, dostlar gitti.

Zaman ilerledi saçlara ak düştü.

Her bir beyaz tel adedince tecrübeler katmerleşti.

Lakin ne gelir elden vade doldu.

Beyoğlu Ağa Camii.

İlk tanışma.

İlk dersler.

“Oğlum sende mi aynı şeyi düşünüyorsun” diyen babası Halil bey.

Avukat Osman bey.

Fatihteki eski ev.

Şehzadebaşı’ndaki köşk.

İstanbul sokakları.

Anadolunun çamurlu yolları.

Tabutluklar.

Mapusluklar.

İşkenceler.

Mahkemeler.

Kuran sesleri.

Göz yaşları.

Kütahya.

Hapishaneye her gün elinde sofra bezine sarılı sefer tasıyla yemek taşıyan küçük kız.

Binlerce konferans, sohbet, vaaz.

Kapalı stadyumlarda konuşan genç “süleymanları” dinlemeye gelen yürekleri bir çarpan insanların sesi, nefesi, uğultusu.

Bedia.

Antalya hapishanesi.

Uçaklar.

Lütfi Davran, Çırpanlı Hoca, Süleyman Dede, Ahbap Hoca, Kalaycı Hoca…

Gecenin kör vaktinde sorular soran Ahmet Kemal…

Avrupa, Amerika, Avustralya, Asya ve Afrika…

Her sohbetten sonra elleri kaldırıp “Allahümme münzilel kitab, serial hisab, ihzimil ahzab!” diye göz yaşı döken bir yürek.

Ve Aminler.

Evet bütün bunların hepsi, O’nu görmeyenlerin, yaşamayanların ne demek olduğunu asla idrak edemeyeceği bin bir hatırayla birlikte son buldu.

Ve o gün onu sevenler için “zaman” zembereklere ebediyyen veda etti.

Abi!

İstanbul’un yiğit delikanlısı, Anadolu’nun Buharalısı, Şeyh Süleyman’ın göz bebeği.

Şehzadebaşı’nın ferasetli çocuğu.

Çöllerde isminle yol aldığım.

Kardeşin olmakla gurur duyduğum.

Şu devran denilen yaldızlı mahbese bir gün yolun düştü ve bir neslin kaderine altın harflerle imzanı atıp gittin.

Biliyorum, bir daha gelmeyeceksin.

Öyle ya “Erler bu meydanı çoktan terk eyledi..”

Abi - Kemal Kacar (Tunalı) / Ahmet Kemal Öncü
Abi – Kemal Kacar (Tunalı) / Ahmet Kemal Öncü

Ahmet Kemal ÖNCÜ – İstanbul / Afrika / Mauritius

Bu Makake Ne Kadar Yararlı Oldu?

Oy vermek için yıldızlara tıklayın!

Oyla

Şu ana kadar oy yok! Bu yazıyı ilk değerlendiren siz olun.

Paylaş:

Yorum yapın

Bu site spam'i azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.